45. yılındayız. İşkencenin ve direnişin; ölümün ve ölümsüzlüğün… Geride her yıl öncekine bir eklenerek ilerleyen bir tarih değil; her yıl yeniden bir başlangıç olan; düştüğü yerden toprağa ve yeni umutların baharına katılan bir tarihin koşumundayız. Anadolu’nun ve Mezopotamya’nın sayısız engin ritüellerinin… Börklüce Mustafa’nın ve İbrahim Kaypakkaya’nın… Şeyh Said’in ve Seyid Rıza’nın… Deniz’in Sinan’nın ve Mahir’in… Sayısız devrimci ve komünisttin. İsimleriyle değil ama tarihe eylemleriyle not düşen kitlelerin…

Dirilişin ve ölümsüzlüğün bu yeni zemini; geride kalanların mücadelelerini sürdürecekleri büyük bir anlatının ve destanın takipçileri olmayı zorunlu kılar. Dinleyicilikten okuyuculuğa; anlatıcılıktan bir anlatı olmaya geçmeyi. Bu tarihle özdeşlik kurmayı aynı zamanda özdeşlik kurulacak bir tarih bırakmayı. Ancak yeni öyküler yaratarak; öykücülüğün sürdürülebilir olduğunu bilmeyi…

Biz bu bilişin ve bilmenin bir aracı olarak gördüğümüz İbrahim Kaypakkaya düşüncesinin kendinden öncekilere eklenerek ve aynı zamanda ötesine geçerek devrimci bir destana eklenişinin ‘sırrı’na değineceğiz. Onu bu sırla anacak bu sırla özdeşlik kuracağız. Kuşkusuz bu ‘sır’ anlatımı zenginleştirmek için kullandığımız bir benzetme ve ironidir. Ve kuşkusuz tüm ironilerin ironileştirdiği yanın gerçek olduğunu bir ön kabulle sahiplenmiş insanlar mevcuttur. Karikatürün, karikatüristin ürünü olduğunu ama Hamlet’in aslında Shakespeare’in kendisi olduğunu düşünün. Türkiye devrimci hareketinin tarihi; varoluşunun sırrını unutan ve bizim gibi hatırlamaya çalışanlarla örülüdür. Yoksa “anmak” nostaljik birer tekrar, kaba bir ritüel, her yıl takvimsel bir şekilde sürdürülecek sol-popülizmdir.

 

Türkiye ve Kürdistan Üzerinde Bir Hayalet Dolaşıyor.

Marx’ın, proletaryanın enternasyonalist mücadelesinin Avrupa üzerindeki kaçınılmaz zaferine dönük Komünist Parti Manifestosu’nda dile getirdiği “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor. Komünizmin hayaleti. Eski Avrupa’nın bütün güçleri bu hayaleti defetmek üzere kutsal bir ittifak içine girdiler. Papa ile çar, Metternich ile Guizor, Fransız radikalleri ile Alman polisleri.” (Komünist Manifesto’nun Doğuşu. Sol Y. Birinci Baskı. S, 107) sözleri batı-Avrupa eksenli olsa bile kuşkusuz doğuya ve dünyanın dört bir yanına kayması sadece zaman meselesiydi. Öyle de oldu. Ama öncelikle Marx ve Marksizm düşüncesi Marx öncesi sosyalizmler ve ütopik anlayışlarla mücadele içerisinde oluşmuş; gerçek anlamına kavuşmuştur. Her özgül çağın mücadelesi; o çağa etkide bulunan felsefi-teorik-pratik kalıpların aşılmasıyla mümkündür. Marx ve Engels’in icat etmediği ama eleştirel-bilimsel bir temele oturttuğu sınıf mücadelesi proletaryanın ekonomik bir güç olmanın dışında siyasal bir güç olarak tarih sahnesine çıkışının başlangıcıdır. Sınıf mücadeleleri tarihinde bir başkalığın bu ilk adımın gerisinde kendisinden önceki bir çağın tüm kalıplarının yadsınma eylemi yatar. Marx sonrası devrimci Marksist düşünüşün gelişiminde Lenin’in ve Mao’nun başkalığı da her şeyden önce kendi çağını Marksizm bağlamında sorgulamak-anlamak-müdahale etmek bağlamında oluşmuştur. Bu sorguyu bir yandan yıkılması hedeflenen ataerkil-kapitalist-emperyalist sisteme yönelirken; diğer yandan bu sorgunun sınıf mücadeleleri pratiğinde önünü tıkayan küçük burjuva akımları hedef almıştır. Öyle ya dışsal bir devrimin temelleri, öncelikli olarak içsel bir devrimle mümkündür. Sınıf mücadelesi ilkin sınıfın kendi öz güçleri; örgütlülükleri içerisinde başlar; dışarıya doğru yayılır.

İbrahim Kaypakkaya’nın TDH içerisinde açığa çıkışı; devrimci Marksizm’e Leninizm kadar büyük bir katkı ve bir felsefi-teorik yenilikler getirmemişse bile; Türkiye-Kuzey Kürdistan’da komünist mücadelenin en doğru felsefi-teorik-pratik kavranışı açısından; Avrupa’nın doğusunda bir hayaletin dolaşmasının ilk adımını atmıştır. Ve batı Avrupa’da kurulan “kutsal ittifak” İbrahim Kaypakkaya’nın düşüncelerini def etmek için; Diyarbakır zindanında doksan günlük bir işkenceyle sürecekti.

Defedilememiş, edilemeyecek olan İbrahim Kaypakkaya’nın programatik düşüncelerinin ve TDH içerisinde devrimci hareketin önünü tıkayan, sınıf mücadelesini ve işçi sınıfını bölen, doğru bir siyasal mücadeleyi ve bireylerin ve toplumun yaşayışının özgürleşmesini engelleyen Kemalizm’in ideolojik-siyasal-kültürel etkilerini kırmasıydı. Belirli zamanlarda tüm eleştirilerin başlangıcı tek bir eleştiri üzerinden gelişir. Bu Marx için Hegel felsefesi iken, Kaypakkaya için Kemalizm düşüncesi idi.

 

Kemalist Müdahale ve Karşı Devrim

Kemalizm ve “Türkiye’de Milli Mesele” tezlerinin karşı-devrimci ve sosyal-şoven niteliği üzerinde getirilen eleştiriler, Türkiye ve Kürdistan’da demokratik bir sosyal devrimin teorik öncülleridir. Kaypakkaya’nın amacı her şeyden önce bu öncüllüğü yaratarak, demokratik devrimin ve sosyalist devrimin pratiğine ortaya koyduğu programatik görüşler ölçüsünde geçmekti. Marksizm ve modernleşme ideolojisi Türkiye siyasal tarihi, kuramı ve sosyolojisi açısından dolaysız bir eleştirel deneme amacını taşımamakla birlikte, eleştirilerin kapsamı itibariyle başta TDH olmak üzere genel olarak sosyalist düşüncenin ve temsilcilerinin modernizmle kurduğu sorunlu ilişkinin eleştirisini de içerisinde barındırır. Kemalizm-sosyalizm sentezinin Türk başkalığını vurgulayan (modernist) yorumları kendisi MDD olarak adlandıracak; “bize özgü sosyalizm” anlayışı içerisinde varlığını sürdürecektir. Türkiye tarihinin sınıfsal ve kültürel yapısının yorumlarına ilişkin sağ yorumlar bugün de hâlâ geçerliliğini korumaktadır. Kaypakkaya’nın ‘Milli Mesele’ üzerine getirdiği eleştiriler Kemalizm’in altı okundan biri olan milliyetçililik ilkesinin soyut kavramlaştırılmış totaliter yorumuna bir darbeyken, Leninist açıdan ulusal soruna yaklaşımın berraklığı sosyal-şovenizm ve pozitivist tarih kuramını (ilerlemeci) yerle bir edici niteliktedir.

 

“Halk İçin, Halka Rağmen” Kemalist “ Muasır Medeniyetler Seviyesi”

Batılı olmayan toplumların bir siyasallaşma, siyasal iktidarı ele geçirme “düzen ve istikrar içinde geliştirme” olarak algıladığı, algılamak zorunda bırakıldığı modernite iktisadi-siyasi-kültürel açıdan hedeflenen “iyi” bir proje olarak kurumsal ve bu kurumsallaşmaya bağlı elitist bir toplum mühendisliğini ifade eder. Modernleşme kuramı içerisinde batı dışında kalan toplumların kaderi kapitalizmin sömürgeci politikaları açısından açığa çıkması zorunlu olan eşitsiz gelişim yasasına bağlı kalarak, modern batının dışında kalan toplumların zorunlu olarak modernleştikleri ama modern olamadıkları paradigmasını doğurur. Tarihsel gecikmişliğin yarattığı bu refleksiyonu ve sendromu (batılılaşma sendromu) aşmak adına bir an önce kurumsallaştırmalar (ilerleme) ve anayasalcı devrimlerle gerçekleştirilen gelişimin niteliği, doğası gereği üzerinde egemen bir sınıf olarak kurumsallaştıracakları zor araçlarını gerektirir. Bu Türkiye’nin kuruluşunda olduğu gibi millet-devlet-parti(tek parti) süreçlerinde zorunlu olarak yaşanması gerektiği iddia edilen bir vesayet sistemidir. Kapsadığı anlam ve metodolojik açıdan modern resmi tarihimizde olumlanmış, zorunlu görülmüş bir adımdır. Bu bakımdan Osmanlı modernleşmesinden, Jön Türklere ve Kemalistlere devrolan süreç; iç ve dış çelişkilerle dağılmakta olan Osmanlı İmparatorluğu’nun meşruti monarşi sisteminde bir klik olarak var olan küçük burjuva eğitilimli “aydın” bürokrat bir enteligensianın dünyayı ve yaşamı algılayış biçimlerine uygun olarak giriştikleri bir totaliter devlet-toplum ve birey inşasıdır. Birey-toplum-devlet çelişkileri içerisinde sınıf çatışmaları içerisinde doğan, gelişen burjuva demokratik (modern) ulus devletler; Türkiye örneğinde olduğu gibi siyasal iktidarı ele geçiren elit bir tabakanın kapitalizm koşullarında giriştikleri kendi varlıklarını koruma ve geliştirme projesi olarak eski devlet aygıtını ve üretim tarzını büyük oranda korudukları, hatta geliştirdikleri bir toplum (Türk toplumu) ve bireyin inşası projesidir. Bu açıdan bakıldığı devletin yönetilmesi için kurulan parlamento ve halkın yönetime katılması açısından cumhuriyet sistemi burjuva özünden bile yalıtılarak, tek parti iktidarı yıllarında temsili demokrasi açısından çoğulcu değil anti-demokratik bir sistem biçimini almıştır.

Bu biçim alışta en önemli kaldıraç, Osmanlı’nın batının üstünlüğü karşısında askeri yenilgilerinin artmasıyla birlikte açığa çıkan batının sadece teknik açıdan üstün olduğu düşüncesi, bu üstünlüğün ekonomik-siyasi-kültürel boyutlarının sorgulanması yoluyla değil pozitivist bir bilgi kuramı aracılığıyla dar-deneyci bir pratikle özümsenmeye çalışılması, Osmanlı bürokrasinin ve imparatorluk tacının dogmatizmiyle, iktidar narsizmiyle ilgilidir. İttihatçılar ve Kemalistler büyük ölçüde tıpkı öncülleri gibi pozitivist bilgi kuramına bağlı kalarak, ama bu kez aydınlanmanın ve ulus devrimlerin etkisi altında, ilerlemeci özellikler göstermişler; bu özellikleri “Kurtuluş Savaşı” öncesinde Ermeni- Pontus Rum- Süryani katliamlarıyla ve sonrası Şeyh Said isyanıyla birlikte giriştikleri Kürt katliamlarıyla, sonrasına Dersim katliamıyla ve soykırımlarla devam etmiştir.

 

Totaliter Modernleşmenin Yerli İki Oku: Milliyetçilik-Laiklik

Kemalistler, devleti millet esasına dayandırırken, laiklik ilkesinin getirdiği büyük bir siyasal avantajla milleti inançsal, kültürel aidiyetlerinden ve tarihsel bağlamından kopartarak siyasal iktidarlarını sürdürmek için gereken, soyut olarak yaratılmış bir milliyetçilik (Türkçülük) ideolojisine eriştiler. Osmanlı Devleti’nin hilafet-saltanat (din-iktidar) ikiliğine karşı geliştirdikleri, dinsel-kültürel olmayan öğelerle tanımlanmış pozitivist bir millet, milli hakimiyet kavramlarının Mustafa Kemal ve İttihatçıların siyasal iktidar mücadelesinde önemi açıktır. Böylece Osmanlı’yı ideolojik-kültürel olarak ayakta tutan üst yapı kurumları yerine Kemalist üst yapı geçirilmiş, belleksiz bir toplum ve birey elde edilmeye çalışılmıştır. Din ve devlet işleri laiklik ilkesi yoluyla bir kez böyle bir biçimsel şekilde ayrıldıktan (Gerçekte günümüzde bile ayrılmamıştır. Bu konuya ileride değineceğiz.) sonra devletin siyasal iktidar aygıtlarını ele geçiren İttihatçıların; devlete Kemalist bir totaliter biçim vermenin ideolojik argümanları yaratılmış olur. Böylece devlet; sınırları itibariyle içerisinde bulunan halkların, ulusların etnik ve inanç aidiyetlerinin üzerinde yükselen soyut bir millet (Türklük) vurgusuyla taçlandırılmış olur. 1930’larla birlikte CHP programında geliştirerek formüle ettikleri Kemalist ilkelerin altı ok biçimi, siyasal iktidarın kurulumun ve sürekliliğinin temel anlamını oluşturur. Altı okun Anadolu ve Kuzey Mezepotamya için gerçek anlamı “Halk İçin, Halka Rağmen “ formülüyle özetlenebilir.

Kemalist “laiklik” ilkesinin pozitivist ve pragmatist bir belirlenimcilik yoluyla, Osmanlı İmparatorluğu’nda iç içe geçmiş olan din ve devlet anlayışının teolojik biçimine karşı geliştirdikleri ideoloji açıkça devletin bireyler ve yurttaşları karşısındaki tarafsızlığını çiğnemeye dönük, burjuva anlamda liberal demokrasinin en temel kanununu bile çiğnemeye dönüktür. Kemalist laiklik projesi, “dinin devlet işlerinden ayrılması” dinin siyasal açıdan devlet müdahalesine ve açıkça bir çelişki olarak dinin daha fazla siyasallaşmasına hizmet etmiştir. Böylece kendisini bir devrim olarak niteleyen Kemalist siyasallaşmanın, Osmanlı bürokrasisinden (ulema) devraldığı Sünnî İslam yorumuyla pozitivist bilimsel anlayışların senteziyle bilimi eski bir yorumla fakat Sünnî bir şekilde Anadolu ve Kuzey Mezepotamya halklarının yaşayışına müdahale aracı olarak zorba bir şekilde dinleştirmeye çalışmıştır. Sömürgeci Osmanlı devletinin Asya tipi ideolojik araçlarını sınıfsal açıdan aynı ama ideolojik-kültürel açıdan farklı yorumlandığı ve uygulanmaya çalışıldığı bu yeni aşamada, Kemalist devrim olsa olsa bir karşı-devrim işlevi görür. Kendi ‘yüce amaçlar’ını (sınıfsal konumlarını ve iktidarlarını) ülkeyi “Muasır Medeniyetler Seviyesi”ne ulaştırmakla ve ulaştırana kadar da topluma zorunlu vekil olarak atayan Kemalist bürokrasinin millet-milliyet-milliyetçilik yorumu Osmanlı’dan bile daha kötü ve soyut bir konumdadır. Denilebilir ki; sırf pozitivist anlamda bilimi, bilimsel düşünüşü, bilimsel yaşayışı savundukları için kendileri tarihin en ilerisindeki akla sahip gören Kemalist bürokrasi için milliyetçilik (Türkçülük) tarihsel bağlamı içerisinde milletten (Türk’ten) önce gelmektedir. Bu mantık hatasına uygun olarak da (Bütün insanlar Türk’tür. Bazı insanlar daha Türk’tür. O halde bütün Türkler, Türk’tür.) önce olmasını istedikleri uysallıkta ve en sindirilmiş haliyle sınıflardan ve sınıf çıkarlarından bağımsız bir milliyetçi ideoloji yaratılmış, bu yaratıma uygun olarak da coğrafi-kültürel-siyasal bağlamından kopuk herkesi içine alacak bir millet, milli devlet inşasına gidilmiştir. Devletin ve cumhuriyetin yaşaması için zorunlu görülen dörtnala “Muasır Medeniyetler Seviyesi”ne gidiş, Osmanlı modernleşmesi içerisinde yer alan bir azınlığın, ittihatçı bir temelde yeniden birleşmesiyle tasfiye etmek istedikleri aristokratik-bürokratik yapıya bürokratik bir nitelik verilerek Kemalist bir değişime dönüştürülmüştür. “Geri” olarak niteledikleri Osmanlı yönetim aygıtına karşı, “ileri”yi simgeleyen Kemalist siyasallaşmanın demokrasiyle ve modern anlamda kapitalist ulus devletle kurduğu ilişki budur. “Gericilik” (geleneksel), “İlericilik” (modern olan) ikiliğine sığdırılmış idealist diyalektiğin (ikili karşıtlığın) siyasallaşmış hali olan Kemalist siyasal gelişmenin belirlediği “ileri” ve “iyi”nin Anadolu ve Kuzey Mezopotamya siyasal-kültürel yaşam pratiklerindeki anlamı açıktır. İttihatçılık, Genç Türk devrimciliği bütün dünyaya nam salmış bir ideoloji” değil; bütün dünyaya ve Şeyh Said’e, Seyid Rıza’ya, Deniz Gezmiş’e, Mahir Çayan’a ve İbrahim Kaypakkaya’ya kan ve işkenceler altında ölüm sunmuş bir karşı-devrimdir. Ne ittihatçılık ne de onun devamı olarak Kemalizm demokratik ve “milli burjuva” anlamda sınıfsal bir devrim değildir. Olsa olsa Batı Avrupa’daki (Almanya-İtalya-İspanya) örnekleri gibi faşist bir karşı-devrimdir. Deniz Gezmiş’in Mahir Çayan’ın içerisinden çıktığı bir çağın zorunlu ideolojik etkilenmelerine maruzlukları ne olursa olsun, ölüme yürüyüşlerinde açıkça gösterdikleri gibi ittihatçılın darağaçlarında ve Kızılderelerinde demokratik devrim ve sosyalist devrim uğruna toprağa düşmüşlerdir. İşçi ve emekçi sınıfların ve ezilen kimliklerin siyasal mücadeleler tarihine miraslarını beden, düşünce ve eylemlerinin ayrıştırılamaz bir parçası olarak not düşmüşlerdir.
İttihatçıların ve Kemalistlerin sınıfsal-siyasal çıkarlarına uygun olarak Anadolu ve Kuzey Mezopotamya özelinde gerçekleştirdikleri totaliter (faşist) bir devlet-parti-millet inşasıdır. Siyasal iktidar değişebilir. (AKP örneğinde ve öncesinde olduğu gibi) ama proje sınıf ve kimlik eksenli devrimci-demokrat hareketlerin mücadelesi olmadıkça büyük oranda aynı kalacaktır. Bu açıdan siyasal iktidarların dün de bugün de uyguladıkları tüm anti-demokratik pratiklerin hanesi Kemalizm’e yazılırken, bunun karşısında mücadele sonucuyla gerçekleşmiş her pratik özgür bir yaşayışa giden sürecin gerçek anlamda iyi hanesine yazılır. Türkiye’de pozitivist, totaliter açıdan ilerlemeci, ataerkil, sosyal şoven tüm teori ve pratiklerin özgül adı Kemalizm’dir. İbrahim Kaypakkaya’nın sınıf-devlet-devrim ilişkisini devrimci Marksist anlayışla çözümlediği Kemalist siyasal gelişimin “sınıfsal-siyasal-kültürel” niteliğine ilişkin devrimci yaklaşımları salt Kaypakkayacı güçlerin değil; tüm devrimci-demokrat güçlerin gelişimine yöneliktir. İbrahim Kaypakkaya’nın sosyalizm ve sosyalizmin ideolojik-siyasal mücadelesi açısından Kemalizm ve Milli Mesele üzerindeki yaklaşımları, Arşimed’in suyun kaldırma kuvvetinin olduğunu buluşuyla eş önemdedir. Bir yerde bir fizik yasasıyla, bir yerde TDH’nin siyasal fiziğine yönelik bir yasa birleşir; imgesel anlamın olanaklarında ortaklaşır. 1920-1950’li yılların donmuş kalıplarına sığdırılan Kemalizm’le değil; toplumsal muhalefetin ve devrimci-demokrat mücadelenin içerisinde az ya da çok ama hâlâ yaşayan Kemalizm’le hesaplaşmak İbrahim Kaypakkaya’nın sırrına ermektir.

 

Kaypakkaya hâlâ günceldir.

68 hareketi olarak tarihe geçen süreç dünyada olduğu gibi coğrafyamızda da önemli bir dinamik oluşturmuştu. Bu tarihsel sürecin başına çeken alanlardan birisi de üniversitelerdir. Coğrafyamızda açığa çıkan bu enerji, kendi bağrında yeni arayışları ve devrimci önderleri yaratıyordu. Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya eylemleri ve yaklaşımlarıyla günümüze kadar gelen sürece damgalarını şüphesiz vurdular.

50 yıllık suskunluğa, pasifizme ve düzen içi eğilimlere karşı bir anti-tez olarak açığa çıkan bu süreç, 71 devrimci çıkışı olarak somutlanmıştı. Bu anlamıyla 71 devrimci çıkışı mevcut sol-sosyalist anlayıştan keskin bir kopuşu ifade ediyordu; ancak bu kopuşun içerisinden bir kopuşu daha gerçekleştiren İbrahim Kaypakkaya oldu.

Kaypakkaya’nın bu kopuşu gerçekleştirmesi bir tesadüf değildi. Kaypakkaya, devletin temel dayanağı olan Kemalizm’in gerçek özünü açığa çıkardı ve Kemalizm’i faşizm olarak nitelendirdi. Bu sıradan bir tespit değil, üzerinde önemle durulması gereken bir tarih teziydi. Kaypakkaya, sistematiğini oluştururken kendisini yıkıcı bir noktada konumlandırdı ve buna bağlı olarak, sistemin en acıyan yerlerini tespit edip nasıl vurulacağını gösterdi. Kemalizm’le birlikte sistemin en acıyan yeri, Kürt ulusal sorunuydu.

Kaypakkaya, kendisini sınıfsal çelişkiden konumlandırdığı için, mücadelenin son sınırını komünizme çektiği için bu dinamikleri açığa çıkarabildi. İbrahim Kaypakkaya’nın temel tezlerine bakıldığında toplumsal mücadelenin bütün alanlarına ilgi gösterdiği, önemli gördüğü açıktır. Ancak Kaypakkaya esas olarak sınıfsal çelişkilerden hareket etti. Zaten İbrahim Kaypakkaya’nın bütünlüklü yaklaşımlarına bakıldığında bu durum çıplak bir şekilde görülmektedir.

Senelerdir dikkatlerden kaçan ya da çok fazla değinilmeyen bir diğer husus ise, Kaypakkaya’nın totaliter modernizme karşı olan duruşudur. Kaypakkaya’nın Şeyh Siad, Seyid Rıza ve geçmiş dönemdeki komünal deneyimlere ve isyanlara yaklaşımları göz önüne alındığında meselelere modernizm cephesinden yaklaşmadığı açıkça görülecektir. Kaypakkaya, ”ilerlemeci” tarih anlayışına karşı bir duruş ve tavır alıştır. Burjuvazinin temel öğeleri olan aydınlanmacılık, laiklik ve ilerlemecilik anlayışlarının tam karşı cephesinde konumlanan Kaypakkaya ”ezen-ezilen, yöneten-yönetilen, zengin-yoksul” noktasında olgulara yaklaştı ve çıkarımlarını bu gerçeklik üzerinden somutlaştırdı. Kaypakkaya’yı birçok meselede doğru ve isabetli tahlillere götüren bu bakış açısıdır. Kaypakkaya’nın diğer bir özelliği de uzlaşmazlığı, ıslah olmazlığı ve uslanmazlığıdır. Kaypakkaya ve ortaya çıkardığı düşünceleri ya benimsersiniz ya da hiç dokunmazsınız. Çünkü Kaypakkaya sistem içi projeler geliştirmeye çalışanların, kapitalist sistem içerisinde belli onarmalar yapmak isteyenlerin dokunabilecekleri, benimseyebilecekleri bir kişi ve düşünce değildir. Kaypakkaya ve düşüncelerini benimsemek yıkıcı ve uzlaşmaz olmayı gerektirir. Bu gerçeklikten meseleye yaklaştığımız da egemenlerin Kaypakkaya ismine dahi tahammül edememelerinin nedeni anlaşılacaktır. Ki, bu tahammülsüzlüğe kimi sol oluşumları eklemekte pekâlâ mümkündür. Kaypakkaya’nın bu kesimlerce yok sayılması şaşırtıcı değildir; tam aksine olması gerekendir. Çünkü kendisini reform talepleriyle sınırlayanların Kaypakkaya’dan alabilecekleri Bir şey yoktur. Alabilecekleri bir şey olmadığı gibi, onun varlığından ve isminden rahatsız olmaları da asla şaşırtıcı değildir.

Kaypakkaya’nın günceliği birinci olarak, mücadelenin sınırını komünizme çekmesiyle günceldir. İkincisi, karşımızda duran sistemin yıkıcı bir dinamikten hareket ederek yıkılabileceğini ve bu gücü yıkmanın yolu ve yöntemini göstermiş olması noktasında günceldir. Üçüncüsü, Kürt ulusal sorununun geldiği aşamaya baktığımızda Kaypakkaya’nın ne kadar güncel olduğu anlaşılacaktır. Dördüncüsü, Kemalizm teziyle Kaypakkaya hala günceldir. Birileri kalkıp “Kemalizm mi kaldı?” diyebilirler. Bugün, AKP/ERDOĞAN iktidarı tamamen Kemalizm’i uygulamaktadır. Kürtlere ve diğer milliyetlere karşı imha ve inkâr siyaseti yürütmektedirler. Ezilen inançları yok saymaktadırlar. Basın özgürlüğünü, her türlü demokratik talepleri boğmaktadırlar. Yaşamın bütün alanlarında tekçiliği dayatmaktadılar. Bütün bunlara bakıldığında Kemalizm’in hala güncel olmadığını söylemek ve AKP/ERDOĞAN iktidarının Kemalizm’i uyguladıklarını inkar etmek mümkün değildir. Doğu Perinçek’in ”fikirlerimiz iktidarda” demesi ve AKP/Erdoğan iktidarını haklı ve meşru göstermesi boşuna değildir. Erdoğan’ın ” İkinci Kurtuluş Savaşı’ndan” dem vurması, ”tek devlet, tek millet, tek vatan, tek bayrak” söylemleri düpedüz Kemalizm değil de nedir? Açıktır ki, Kemalizm hala faşist tahakkümünü sürdürmektedir. Başta işçi sınıfı olmak üzere bütün ezilen kesimler hala Kemalist diktatörlüğün faşizmi altında ezilmektedir.

Bütün bunları açığa çıkardıktan sonra, şu noktanın altını çizmek önemlidir. Kaypakkaya’nın devletin iki temel dayanağı olan Kemalizm ve ulusal soruna yaklaşımı zaman içerisinde bu çelişkiler geri plana düşebilir, tekrar şiddetlenebilirler. Tıpkı AKP ilk iktidara geldiğinde toplumsal desteği kazanmak için sözümona reformlar yaptığı ve ”çözüm süreci”nde olduğu gibi. Kemalizm ve ulusal sorun noktasında zaman zaman çelişkiler yakıcı olmaktan çıkmış ancak daha sonra tekrar yakıcı hala gelmişlerdir. Bütün bunlar coğrafyamızda yaşayan ve süreçler hakkında az çok bir bilgisi olan her insanın malumudur. Kemalizm ve ulusal sorun zaman içerisinde tamamen gündemden de düşebilir; ancak Kaypakkaya hep güncel kalmaya devam edecektir. Çünkü Kaypakkaya, kendisini sınıfsal çelişkilerden konumlandırıp sınırını komünizme çekmişti. İşte Kaypakkaya’nın asıl güncelliği de budur zaten.

Kaypakkaya düşüncesi, yıkıcı dinamikten hareket eden, devrimin imkanını ve güncelliğini arayanların kendilerine rehber edinebilecekleri bir düşüncedir. Kaypakkaya’yı ”eğip-bükmek, sağa-sola çekmek, bazı yönlerini ehlileştirmek” mümkün değildir. Kaypakkayacı olmak ancak ihtilalcı olmakla mümkündür. Ruhunu ve bedenini ihtilalcılığın ateşiyle harlayanlara Kaypakkaya en iyi yol göstericidir.

 

Paylaş