Bu başlık altında aslında Nazım Hikmet’in kopuşunu ve özel anlamda ise Resimli Ay dergisinin o dönem yüksek seviyedeki edebiyat görüşleri ve bunun etrafında toplanan edebiyatçıların nasıl birer klasik Türk edebiyatı anlayışlarından kopuş sergilediklerine dair kısa bir analiz ve tanıtım yazısıdır. Temel anlamda Resimli Ay dergisi nitelik olarak dönemine göre ortalamanın üzerinde bir dergi anlayışı oluşturmuştur. Peki, bu dergi nedir ve kimlerden oluşur? Öncelikli olarak buna bakalım.

Resimli Ay dergisi

Resimli Ay, Sabiha Sertel ve Zekeriya Sertel tarafından çıkarılan aylık edebiyat dergisidir.  1924 ile 1931 yılları arasında yayınlanmıştır. Zekeriya Sertel Resimli Ay dergisinin kuruluş amacını çıkardıkları ilk sayıda açıklayarak: İnsanlara gerçek bir halk dergisini kazandırmayı, insanların okuma ve fikri ihtiyaçlarını gidermeyi amaçladıklarını belirtmiştir. Dergideki ilk önemli değişiklikler 1929 yılında yaşanmıştır. İçerik ve şekil olarak değişime giden dergide sayfa sayısı azaltılmış, görsel ögelere daha fazla yer verilmiş ve yeni kitapların tanıtımları için köşeler açılmıştır. Bu dönemde derginin yazı kadrosu da ciddi değişimlere uğramış, Nâzım Hikmet Moskova’dan gelerek dergide çalışmaya başlamıştır. Tüm bu değişimler sonucunda dergide yayınlanan şiir ve hikayelerde büyük bir değişim olmuştur. Artık daha fazla toplumsal konular üzerine gidilerek halkın dikkatini çekmek amaçlanmıştır. Dergi yazarlarından bazıları da yazdıkları içeriklerden dolayı hapis ve para cezası almıştır.

Derginin 1924-1928 yılları arasındaki dönemi birinci dönemidir. 1928-1930 yılları arası ise derginin ikinci yayın dönemidir. 1929 yılında Nâzım Hikmet‘in dergiye katılmasıyla tamamen farklı bir boyut ve düşünce yapısına geçmiştir. Çeşitli sebeplerden dolayı da bir süre Sevimi Ay adıyla çıkmış, daha sonra çıkan genel afla beraber eski adına dönmüştür. Dergi, 1929’dan sonra sosyalist yazarları bünyesine katınca dikkatleri üzerine çekmiş ve yazarların değiştirilmesi gündeme gelmiştir. Fakat Sabiha Sertel ve Zekeriya Sertel buna karşı çıkmıştır. 1931 yılında ise dergi kapatılmıştır.

 

Edebiyatta Eski Yeni Tartışmaları

Bilindiği gibi Osmanlı’da 18 ve 19’uncu yüzyıl önemli birçok siyasal, toplumsal ve iktisadi olaylara sahne olmuş; bunun sonucunda toplumsal hayattan tutalım hemen hemen her alanda farklı sosyolojik değişimler meydana getirmiştir. Bu sebeplerin ebetteki esasını siyasi ve iktisadi alanda batıya yönelme ve batıyı taklit ederek kendi asli kurumlarını tırnak içinde ıslahat etme durumu gelir. Özellikle Lale Devri’nde batıyı diplomatik ve siyasal olarak üstün kabul etmenin resmileşmesinin ardından her alanda batıyı referans alma eğilimleri görülür. Ancak buna tepkiler elbette ki bürokrasi içinde var olmuş, örneğin ulema sınıfı ve seyfiye sınıfı birbirleriyle sürekli çatışır duruma gelmiştir. Bu durumlar toplumu alenen etkilerken edebiyat sahasında da önceden var olan derin krizleri ya da çatlakları gün yüzüne tekrar çıkartmıştır. Kısaca eski çatlaklar derken ne demek istiyoruz ona bakalım. Eski Türk edebiyatının temel açmazı şairler açısından İran şairleri ile olan çekişmeleridir. İran sahasındaki şairleri hor görme eğilimi oluşmuş onların isimlerini bile ağızlarına almama durumu bile şairler arasında görülmüştür. Burada ki çekişmenin sebebi siyasi ve dini altyapılar oluşturmuş olabilir ancak temel anlamda görünen asli edebiyatı kimin yaptığıdır. Osmanlı şairlerine göre asli ve en güzel olan şiir anlayışı bizdedir mantığı hâkim olduğu için İran sahası şairleri ile aralarında sürekli olarak küçümseme olgusu vardır. Elbette ki bu durum karşılıklı oluşan bir durumdur. Kabataslak söylersek daha sonraki yıllarda bu çekişmeler ebetteki sönümlenmiştir.

Konuyu daha fazla uzatmadan, batı ile tanışma özellikle Tanzimat durumunda gelişen edebiyat anlayışları bu durumu somutlaştırmak için güzel bir örnek olarak ortada durmaktadır. Nitekim bu batı ile olan münasebetleri edebiyatta ciddi anlamda farklı yansımaları olmuştur. Başlangıçta siyasi olarak Avrupa’da olan değişimler demokrasi fikriyatının emekleme dönemleri daha sonra var olan ulus devlet inşaları Osmanlı coğrafyasında çok farklı alanlarda etkisini göstermeye başlamıştır. Bu etkilemeye sadece Osmanlı aydınları ve edebiyat çerçevesinden bakacağız. Nitekim Avrupa’ya giden birçok Osmanlı aydını Anadolu’ya geldiklerinde daha farklı açılımlar sergilemeye başlayacaklar ve edebiyatta ilk adımlarını yani modern roman, deneme, tiyatro türlerinin emekleme aşamalarını oluşturmaya koşacaklarken siyasi anlamda da mücadele etmeye başlayacaklardır.

Elbette ki klasik edebiyatta öğretilen ilkler sadece bahsedilen, örneğin Şinasi, Namık Kemal gibi şahsiyetlerden değil, bizzat Osmanlı’nın “ötekilerinden” yani Ermeniler ve diğer halklardan olan entelektüel kesimlerden gelmiştir. Kuşkusuz bu edebi şahsiyetler belli alanlarda ilkleri oluşturmuşlardır ancak resmi tarih zihninde asli olan bu unsurlar unutturulmaya çalışılmıştır. Konuya farklı bir boyuttan bakalım. Örneğin Osmanlı’ya batıdan gelen ilk sanat tecrübesi pantomimdir. Sebep olarak, elbette öğrenilmesi gereken süreçte engel olabilecek ve zaman alacak bir unsur ortadan kalkar: Dil. Evet, bu sanatı öğrenmeye hiç engel oluşturabilecek bir durum yok; çünkü konuşmadan, mimiklerle her şeyi anlatabilirsiniz.

Kıyas yaparsak, özellikle Tanzimat’ın birinci ve ikinci dönem şairleri ve edebiyatçılarında bu hiç sorun olmadı. Çünkü bu edebiyatçılar batıda eğitim gördüler ve kısacası entelektüel tartışmayı, edebi olarak ilerlemeyi kendi sınırlarında çoktan başardılar. Mesela Avrupa’da çoktan tüketilmiş olan edebiyattaki bazı tartışmaları öğrenip Osmanlı sahasında bunları tekrar açmayı denemeye koyuldular. Sadece tüketilmiş konular değil temel anlamda “Osmanlı’da olmayan bu anlayışı tekrar edebiyata nasıl sokabiliriz?” kaygıları vardı. Elbette bunun ilk meyvelerini mesela romanlarda ya da tiyatroda vermeye çalıştılar. Birçok örnek çıkardılar, ancak teknik anlamda yetersiz kaldıkları görülmeye başlandı. Romanlarda okuyucuya aniden seslenme gibi durumlar göze çarpmaktaydı. Bu eksiklikleri kısaca politik mevzulardan oluşan kaygılar oluşturmuştur. Yazarlar daha çok teknik boyutundan ziyade “Ne anlatıyorum, halka ne veriyorum?” anlayışında olmaları, onların edebiyat yapma konusunda bu teknik hatalara sokmuştur. Kısacası konuyu çok uzatmadan eski ve yeni tartışmaları burada ne konumda duruyor, ona bakmak gerekmektedir.

Elbette yukarıda bahsedilen zamanlarda politik kaygılar daha çok ön planda iken meselelere hem politik hem de teknik, yani edebi açıdan bakanlarda vardı. Ziya Paşa ve Namık Kemal arasında olanlar veya Muallim Naci’de gördüğümüz arayışlar bunlara birer örnek oluşturmaktadır. Kısaca edebiyat akımlarına bakalım. Servet-i Fünun ya da Fecr-i Ati gibi. Bu akımlar elbette ki başlarda yeni bir şeyler oluşturmak amacıyla doğup geliştiler, ancak anlattıkları ya da ürünleri tartışmaya açık mevzuları oluşturmaktaydı. Buradaki kastımız aslında bu akımların yeni bir şey getirmekten ziyade eskiye oranla daha ne kadar ileriye götürebiliriz meselesi idi. Anlattıkları veya birbirlerini suçladıkları konulara baktığımızda hep aynı minvalde hareket ediyorlardı. Biri diğerini eskici olmakla suçlarken temelde kendilerinin yaptıkları da esasen eskiyi korumaktı. Elbette edebiyata özgün kavramlar ve anlayışları soktular. Bunlar teknik açıdan kusurlu olsa dahi başarıya ulaşma konularında önemli birer kilometre oluşturdular. Halit Ziya’nın burada boy göstermesi gibi.

Kendi çelişkileri de elbette vardı. Siyasi yenilmişliklerinin sonucunda salt edebi tartışmaları kendilerinde var ettiler. Kullandıkları biçimleri, sözcükleri Avrupa, filozofların edebiyat algıları gibi şeylerden etkilenerek yeni atılımlar yaptılar. Bu konularda fazla ayrıntıya girmeyeceğim.

Cumhuriyetin ilanından sonra bir nevi ustalık seviyesini görmekteyiz. Burada cumhuriyet tarafından kısacası bir otorite tarafından yaratılmış bir edebiyat ortamı da gelişirken tüm bunlara ters varoluşsal manada atılımda yapmışlardır. Otorite tarafından yarattıkları eserler, Anadolu’yu anlatmayı, yeni sistemin aslında Anadolu insanına nasıl baktığını anlatmayı gaye edindiler. Buradaki en büyük örnek Yakup Kadri verilebilir misal. Anadolu insanının kazanımları, köylülerin otoriteye bakışları, taşra bürokrasisinin durumu gibi konular sıklıkla işlendi. Ancak bu konular daha çok memleket edebiyatçılığı ya da Anadolu romantizmi denilen başlıklarla somutlaştırıldı. Toplumcu gerçekçi yazarlara baktığımızda aslında onların da bu konuları tematik anlamda işlediklerini görüyoruz. Ancak buradaki nüans farkı toplumcu gerçekçi yazarların olaylara sonuç odaklı bakmaktan ziyade sebep odaklı bakmalarıdır diyebiliriz.

Varoluşsal akımlardan etkilenenler özellikle iki dünya savaşı arasında ve sonrasında gelişen edebi topluluklardır. Garipçiler buna güzel bir örnek olarak verilebilir. Konuyu daha sonraki akımlara uzatmıyoruz, çünkü bu tarihlere gelene dek edebiyatta eski yeni tartışmaları sürüyordu. Garipçilerin, şiiri bir kalıba, bir vezne sokmak istememeleri gibi… O dönemde üstat olarak görülen edebiyatçılar bu oluşumlara tabii ki aşırı tepki verdiler. Onlara göre hala vezin kullanmak, anlatımda belli kaidelere odaklanmak gerektiği konusunda ısrarları vardı. Peki buradaki asıl oluşum, putları tam manasıyla kıran kimdi? Resimli Ay dergisiyle başlayan, Nazım Hikmet’le olgunlaşan tartışmalara, putları nasıl kırmaya çalıştıklarına bakalım.

 

PUTLARI YIKIYORUZ

Resimli Ay dergisinin 1929 yılı Haziran sayısında Abdülhak Hamid ve Mehmet Emin’in hedef alındığı bir kampanya düzenlenir. Dergi yazarlarından Nazım Hikmet’in etkisinin açıkça ve ilk bakışta hissedildiği bu kampanyanın adı “Putları yıkıyoruz”dur. Bu yazının amacı kampanya ile cumhuriyetin ilk yıllarının ideolojik, politik ve kültürel tartışmalarını ve bu tartışmalar üzerinden dönemin bazı edebiyat ve sanat figürlerinin politik ve kültürel konumlanışlarını incelemektir. Resimli Ay dergisi, o dönem için gayet radikal görünmekte, mevcut otoriteye karşı eleştirel tavrından asla vazgeçmeyen, aynı zamanda halkçı yayın organı çıkarma iradesinde olan bir düşünceye sahip olduğunu tekrardan hatırlatmakta fayda var. Aynı zamanda derginin batıya olan tavrı da net konumda durmaktadır. Batıya karşı anti-emperyalist çizgileri mevcuttur. Derginin bu sayısında Abdülhak Hamid no1 olarak dosya şeklinde açıklamalar ve görüşler belirtiliyor. Abdülhak Hamid’in olması tesadüfi bir durum değildir elbet. Zamanın Dâhi Azam sıfatıyla kutsanmış olması ve dokunulmaz oluşu üzerinden bir eleştiri mevcuttur. Nitekim yazının başları ayrıntılı olarak dâhilik nedir gibi uzun uzadıya yorumları barındırdığını görmekteyiz. Kampanyaya ilk tepki Ahmet Haşim’den gelir. Haşim ise konuya “Acaba bu aldanış tarzı, herhangi bir kübist taslağını bir Picasso ve herhangi bir sürrealist bozuntusunu bir Verlen yapacak mı? Böyle bir ümide ancak gülünebilir.” diyerek cevap vermiştir. (İkdam, Haziran 1929)

Dergi tepkilere rağmen kampanyayı Temmuz ayında Mehmet Emin’le sürdürür. Temmuz 1929 Resimli Ay’ında yayınlanan “Putları yıkıyoruz” serisi milli şairle devam eder ve bu kez tartışılan Mehmet Emin’e atfedilmiş olan millilik vasfıdır. Putları yıkıyoruz no2 Mehmet Emin Beyefendi başlıklı yazının hemen yanında yer alan şairin fotoğrafın üzerine iptal yazılı bir mühür basılmıştır. Yazıda millilik tartışması iki kriterle ele alınır. Birincisi dil meselesi, ikincisi de milli olmanın ayırt edici özelliği olarak ileri sürülen feodalite ve emperyalizme karşı alınması gereken tavır meselesidir. Özellikle Mehmet Emin dil konusunda köşeye sıkıştırılır. Şairin kullandığı dilin ağır olduğu ve hiçbir sınıf ve tabakanın anlayamayacağı biçimde kullandığı söylenir. Onun ardından çok sade bir şekilde başka yazarların anlaşılabilir ölçüde şiir yazdıkları söylenir. Diğer eleştiri konuları bir şairin milli olması o ülkenin millet olmasından geçerek oluşacağını iddia etmeleriyle açıklamışlardır.

Şimdi dergide alıntılanan su pasaja bakarsak asıl gayelerini görmüş olacağız.

Biz maziye inanmıyoruz. Mazi denen şey bizi arkaya bağlayan kuvvettir. Biz ise arkaya bakmak bile istemiyoruz. Bizim gözümüz ileridedir. Bizim için bir saat evvelki an bile mazidir. Maziye hörmet eden milletler istikballeri ile meşgul olmayanlardır. Yeni neslin mümeyyiz vasfı maziyi tanımamasıdır. Biz mazimizle iftihar etmek istemiyoruz, yapacaklarımızla övünüyoruz. Gençliğin vazifesi maziye hörmet etmek değil, onu yıkmaktır. Zaten Abdülhak Hamit Bey de bizim bu hissimizden istiane edecek kadar zayıf, aciz ise o vakit mesele yoktur. (Resimli Ay, Temmuz 1929)

Bu yukarıdaki alıntıdan da anlayacağımız, hem bekledikleri gibi karşılık alamamaları hem de genel görüşlerinden ne kadar kararlı ve emin olduklarıdır.

Devam edersek, tepkilerden biri de Hamdullah Suphi’den daha sert ve suçlayıcı bir yazının gelmesi olmuştur. Ona göre eski-yeni tartışması acıklı bir hale sokularak eski kuşaklara nasıl bir haksızlık yapıldığını söylemesidir. Anlaşılacağı üzere bu tartışmalar genel anlamda tüm edebiyatçılar üzerinde derin etkiler bırakmış ve derinlemesine etkilemiştir. Bir de putçuların cevap olarak kullandıkları İkdam da çıkan yazılara bakalım.

Memleketimizin harp günlerinde topraklarımız istila altında iken memleketin bütün delikanlıları harp cephelerine damarlarındaki kanı getirirken, vazife sayesinde devlet bütçesinden iğfal olarak aldıkları paralarla Bolşevik topraklarına kaçanlar, yani asker ve vatan kaçkınları, her kandan ziyade Türk kanına bulaşmış kızıl lokma ile beslenenler… Karşımızdakiler kimdir? Bolşevik kapısının müseccel köpekleri. Putları kıranlar bunlardır. (İkdam, 7 Temmuz 1929)

Bu kadar sert süren tartışmalara elbette olumsuz durumlar karışır. Türk Ocaklarının Resimli Ay dergisine saldırmaları gibi durumlar söz konusu oluşmuştur. Daha sonraları Yakup Kadri, Resimli Ay dergisini eleştirmeye başlar. Sonraki sayılarda Sadri Ertem imzasıyla yazı yayımlanır ve yapmak istediklerimiz edebiyatımızda estetiğe karşı ve edebi anlamda bir tartışma başlatmak niyetinde olduklarını yazarken aynı zamanda Yakup Kadri’ye de sert tepki gösterilir. “Putları niçin kırıyoruz” yazılı bildiride ise, ki bu yazı imzasız olarak yayımlanmıştır, putların eski fikirlerle dolup saklandığını ve eski fikirler barındırdığını, buna karşın yeni fikirlerin oluşmasına engel teşkil ettiğini yazmışlardır. Kısa olarak da bazı kişilerin saltanatlarının sarsılmalarından korktuklarını açık bir dille belirtiyorlar ve tartışmaları daha ileriye götürmek istediklerini anlıyoruz. Son olarak da Resimli Ay dergisinden bu konuya dair bir alıntı yapalım.

Zaten bütün gürültülerin asıl amacı budur. Edebiyat vadisinde saltanat sürenler saltanatlarının yıkılmasına tahammül etmezler. Fakat hiç olmazsa gençleri iğfal ederek yanlış yola sürüklemesinler ve gülünç mevkilere düşürmesinler. (Resimli Ay, Ağustos 1929)

Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz. Edebiyatta büyük tabulara karşı verilmiş büyük mücadeleler görmekteyiz. O zamanın iki büyük tabusu olan millicileri ve eski edebiyatçıları temsil eden kişiler üzerinden eleştiri odağı oluşturarak, ileriye dönük nasıl olumsal sıçrayışlar yakalayabileceklerini bizlere göstermişlerdir. Bu tartışmalar sadece eski ve yeni tabuları değil, salt batıcılık odaklı gelişen putları da yıkan bir harekettir. Günümüz dünyasının edebiyatında da putlar elbette mevcuttur. Ancak bu putları yıkabilecek bir atılım mevcut mu sorusu düşündürücüdür. Peki putları yıkmak için biz niye bekleyelim…

 

Kaynakça

  1. Resimli Ay, Haziran 1929, Temmuz 1929, Ağustos 1929
  2. İkdam, Temmuz 1929
  3. Patlamaya Hazır Bir Şimdi Putları Yıkıyoruz. Özgür Sevgi Göral