71 devrimci kopuşu; mevcut koşullara, kendilerinin de içerisinden çıkıp geldikleri hareketlere ve o dönemin düşünsel ve pratik hattına karşı bir başkaldırıydı. 71 devrimci kopuşu birdenbire açığa çıkmış bir olgu değildi. Sosyalist hareketlerin hızla büyüyüp serpildiği ve daha sonra bütün dünyayı sarsan 68’in birikimlerinin bir sonucuydu. 71 devrimcileri, 60’lı yıllarda başlayıp 68’de zirveye ulaşan mücadele deneyiminin hem bir tezi hem de bir anti-tezi olarak ortaya çıktı.

68 devrimciliği, tarihte mücadeleye damga vuran bir süreci ifade etmekteydi; ancak 68 devrimciliğinin henüz bilince çıkaramadığı olgular da söz konusuydu. 71 devrimcileri, 68’in kendi içerisinde barındırdığı handikapları aşmayı bildiler. 71 devrimciliği, parlamentarizmden, reformizmden, revizyonizmden ve pasifizmden köklü bir kopuş yaparak tarihe not düştü. 71, bu yanıyla başlı başına bir kopuşu ifade ediyordu.

71 devrimcilerinin açığa çıkarmış oldukları kopuşun içerisinden ikinci bir kopuşu ise İbrahim Kaypakkaya yaptı. Kaypakkaya, 71 devrimcilerinin henüz aşamadığı Kemalizm, Kürt ulusal sorunu ve sosyalizm anlayışı noktalarında ikinci bir kopuşu gerçekleştirerek komünist olmanın gereklerini ortaya koydu. Kemalizm ve Kürt ulusal sorununda ortaya koyduğu görüşler, resmî ideolojiden kopuşun bir göstergesidir. Devrimci hareketleri etkisi altına alan burjuva aydınlanmacılığa, modernizme ve ilerlemeci tarih anlayışına bir başkaldırıydı aynı zamanda. Kemalizm ve ulusal soruna yönelik yaklaşımlarının, ilerlemeci tarih anlayışına ve modernizme karşı eleştirel bir tutumu içerdiği anlaşılmalıdır. Kaypakkaya, modernizmden ve ilerlemeci tarih anlayışından kopmamış olsaydı ne Kemalizmle hesaplaşabilirdi ne de Kürt ulusal sorununda doğru bir yaklaşım ortaya koyabilirdi.

Kaypakkaya, 68’e damgasını vuran Mao Zedong önderliğindeki Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin (BPKD) bir ürünüydü. Kaypakkaya’nın sosyalizm anlayışındaki farkın Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin etkilerinin önemli payı olduğunu da not düşmek gerekir. 71 devrimcileri ve Kaypakkaya’nın düşünsel ve pratik hattı incelendiğinde, çok açık olan bir husus hemen kendisini gösteriverir. 71 devrimcilerinin ve Kaypakkaya’nın esas olarak ele aldıkları hat, siyasal iktidarın şiddete dayalı bir devrim yoluyla fethedilmesi ve mevcut kapitalist sistemin ortadan kaldırılmasıydı.

Kaypakkaya’nın parti anlayışı, mücadele yöntemlerindeki esas-tali ayırımı ve hangi mücadele yönteminin benimseneceği üzerine düşüncelerine şöyle bir bakıldığında bütün bu bileşenlerin tek bir stratejik hedefe, yani siyasal iktidarın alınmasına hizmet ettiği görülecektir. Yani, Kaypakkaya için esas problem, devrim problemiydi. Amaç devrim yapmaksa eğer, buna hangi araçlarla ve hangi yöntemle yapacağımız sorusu açığa çıkacaktır. Peki Kaypakkaya’nın buna verdiği cevap nedir?

Birincisi, sağlam bir siyasal hatta sahip, temel bir strateji ve devrim yürüyüşü sürecinde ihtiyaç duyulan yaratıcı taktik politikaları gerçekleştirebilen ve devrimi gerçekleştirecek olan partidir.

İkincisi, bu partiye canlılık ve ruh kazandıran kadrolardır. Yani, devrim için partinin ihtiyaç duyduğu kadro siyaseti ve anlayıştır.

Üçüncüsü, sosyalizm anlayışıdır. Kaypakkaya, partinin devrim süreci içerisinde kilit bir öneme sahip olduğunu ve partinin sağlamlaştırılması gerektiğinin bilincindeydi. Ancak aynı zamanda, partinin bir yabancılaşma olduğunun ve dolayısıyla devrim süreci içerisinde kitlelerin kendi etkinlik güçlerini, yaratıcı güçlerinin açığa çıkarılmasını sağlayarak partinin adım adım işlevsizleştirilmesinin gerektiğinin de bilincindeydi.

Parti içerisinde açığa çıkan bürokratik mekanizmanın, devrimlerin geri dönüşü noktasında önemli bir yeri olduğunun farkında olan Kaypakkaya’nın bu sorun üzerine yoğunlaştığını da belirtmemiz gerekir. Kapitalist restorasyon sürecinden geçen SSCB’ye eleştirel yaklaşması ve uluslararası komünist harekete yönelik yapmış olduğu eleştiriler Kaypakkaya’nın sosyalizm anlayışının farklılığının göstergeleridir. Kaypakkaya, partiyi ve devrimin öncülerini sadece kitlelerle olan ilişkide aracı olarak görmekteydi. Kaypakkaya, mücadelenin kitlelerin mücadelesi olduğunun gerçek anlamında bilincindeydi. Kaypakkaya’nın parti ve kadro anlayışı, kitlelerle birleşen, kitlelerin enerjisini ve etkinlik gücünü ortaya çıkaran ve kitleleri devrim hedefine kilitleyen bir araç olmanın ötesinde partiye bir anlam biçmiyordu. Bunun ötesinde bir anlam biçmenin zorunlu olarak sistemi yeniden üreteceğinin de bilincindeydi.

Kaypakkaya’nın sosyalizm anlayışı üzerinde durmaya hakkımız var. Kaypakkaya, egemen kültürün yaratmış olduğu yabancılaşmanın farkındaydı. Bu yabancılaşmanın hangi alanlarda nasıl vuku bulduğunun da farkındaydı. Kendi mücadele süreci içerisinde bu yabancılaşmaya aldığı tavrı görmek mümkündür. Sistem ve devlete karşı kitlelerin hep yönetilen pozisyonunda oldukları ve dolayısıyla kendi etkinlik güçlerine dayanarak yaşamı dönüştürme kapasitelerinin darbelendiğini derin bir yaklaşımla kavramıştı.

Devrimin bir avuç önder kadronun işi olmadığını ve devrimin ancak kitlelerin eseri olduğu yaklaşımını içselleştirmişti. Bunun için, komünist partisinin adım adım kendisini mücadele seyri içerisinde işlevsizleştirmesini ve gereksiz hale getirmesinden bahsediyordu. İkincisi, bizzat parti içerisinde bürokratikleşen “komünistlerin” bizzat kitlelerin mücadelesine ve devrim hedefinden saparak halkın çıkarlarına yabancılaştıklarına işaret etmişti. Proleter Devrimci Aydınlık’tan (PDA) kopuşunun en önemli nedeni PDA’nın ve önderliğinin bizzat halkın çıkarlarına yabancılaşması olgusuydu. Kaypakkaya bizzat PDA’yı hedef alarak yapmış olduğu şu tespit oldukça anlamlıdır:

“Halkın menfaatiyle partinin menfaati çeliştiği zaman Marksist-Leninistler, halkın menfaatinden yana çıkarlar.” Kaypakkaya’nın bu tespiti kitleler adına hareket eden ancak kitlelerin mücadelesine yabancılaşan “komünist” elitlere derin bir eleştiri içermektedir. Ve bu eleştiri yüzeysel olmayıp, son derece köklü bir yabancılaşma eleştiri olarak okunmalıdır.

Bugün, sosyalizm ve devrim adına hareket eden ancak kendi kadrolarına ve kitlelere yabancılaşan bürokratik ve burjuva anlayışlara karşı nasıl mücadele etmemiz gerektiğini Kaypakkaya yoldaş ortaya koymuştur. Devrim mücadelesinde bir yandan egemen kapitalist sınıf ve devletiyle, onun kültürel şekillenişiyle mücadele ederken aynı zamanda devrim ve sosyalizm mücadelesinin devrimci örgüt ve partiler içerisinde bir sınıf mücadelesi olduğu, kadrolarına ve kitlelere yabancılaşan devrimci partilerin devrim mücadelesini nasıl rayından çıkardıklarını ve devrimci partiler içerisindeki yabancılaşma ortadan kaldırılmadıkça devrimin asla sınıf düşmanlarına ve devlete karşı başarıya ulaşamayacağını anlamak oldukça önemli bir yerde durmaktadır.

Çünkü, kendi içerisinde sağlamlaşmayan, yürüyüşü ve hedefi kararsız olan bir mekanizmanın sınıf düşmanlarını ve kapitalist sistemi alt etmesi imkansızdır. Kaypakkaya’nın teorik metinlerinde yabancılaşma olgusunun üzerine derin eleştirilerini ve Kaypakkaya’nın nasıl bir sosyalizm düşüncesinin olduğunu kavramamızda önemli bir yeri olduğunu belirtmemiz gerekir. Bu derin eleştirel yaklaşımın Mao Zedong ve Büyük Proleter Kültür Devrimi’yle ilişkisi de gözden kaçırılmamalıdır. “Kaypakkaya, Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin üründür” derken başka birçok olguyu işaret ettiğimiz gibi özellikle yukarıda bahsettiğimiz sosyalizm anlayışı, devrimin kitlelerin eseri olduğu anlayışı, kitlelere yabancılaşmış bürokratik sosyalistlerin eleştirisi noktasında birbiriyle bağlantılıdır.

Güncel siyasal süreç içerisinde devrimci örgüt ve partilerin devrim mücadelesine ve bu mücadelenin esas özneleri olan kitlelere yabancılaştığını gördük. Ülke gündeminde yaşanan gelişmelere karşı devrimci örgütlerin ortaya koydukları söylem ve pratikler bütün bu iddialarımızı doğrular niteliktedir. Bugün coğrafyamızda çelişkiler had safhadadır ve devrimin neredeyse bütün nesnel koşulları mevcuttur. Bugün, kapitalist sistemin iktisadi ve siyasal krizi mevcuttur. Burjuva-faşist klikler arası çatışma mevcuttur. Sistem, kitleler nezdinde kendi kendisini teşhir etme noktasına ulaşmıştır. Peki durum böyleyse eğer eksik olan nedir? Eksik olan öznel şartlardır. Yani, devrime önderlik edecek siyasal öznedir.

Bütün bunlar söz konusuyken, devrimci özne kitleleri örgütleyerek doğru strateji ve taktiklerle mücadeleyi devrime ulaştırabilir. Bütün bu koşullar mevcutken, kitleleri düzen içi siyasete yönlendiren, sınıfsal bakış açısından yoksun kaba AKP karşıtlığıyla kitleleri CHP faşist kliğinin peşine takan; taktik politika adına, klik çatışmalarından yararlanmak adına, kitlelerin bir faşist kliğe karşı başka bir faşist kliğe yönlendirilmesi yaklaşımını sergileyen bir yaklaşımın devrim yapma niyetinin dahi olmadığını açıkça belirtmeliyiz. Komünistler asla ve asla iki faşist klik arasında seçim yapmazlar. Burjuvazinin her rengi ile mücadele ederler. Burjuva klikler arasındaki ton farkı onların yalnızca niceliksel farklılıklarından gelir. Bu ton farkı asla bu kliklerin faşist niteliklerini yok etmez.

71 devrimcileri ve Kaypakkaya’nın temel olarak ele aldıkları problem, devrim problemiydi ve bugün devrim adına hareket eden siyasal örgütlere baktığımızda bu hedeften tamamen uzaklaşıldığını görmek hiç de zor değildir. Bugün temel şiarlarını “ülkenin demokratikleşmesi, faşizmin geriletilmesi, faşist kliklerden birinin diğerine tercih edilmesi” olarak belirleyen siyasal öznelerin devrim hedefi olduğundan söz edilebilir mi? Seneden seneye Deniz’i Mahir’i ve Kaypakkaya’yı ölüm yıl dönümlerinde hatırlayan ve sadece bugünlere özel olarak kopuştan ve devrimcilikten kısmî olarak bahseden anlayışların genel siyasal yaklaşımları 71 devrimcilerine taban tabana zıt değil midir?

71 kopuşunun yerle bir ettiği parlamentarizme, reformizme ve revizyonizme dört elle sarılan anlayışların “belirli günler ve etkinliklerde, takvimsel anmalarda” kopuştan bahsetmeleri ironik değil midir? Bu noktada 71 devrimcilerinin ve Kaypakkaya’nın neye karşı, kime karşı kopuş yaptığını berrak bir şekilde anlamış oluyoruz. Bu kopuş olmaksızın devrimden bahsetmek olanaksızdır. Kitlelerin çıkarlarına yabancılaşmış ve kitleleri burjuva-faşist kliklere kanalize eden anlayışlardan devrimci kopuşu gerçekleştirmek günümüzdeki devrimcilerin önünde duran en acil problemdir.

İçerisinden geçtiğimiz tarihsel kesitte önümüzde duran çeşitli problemler mevcuttur. Kanımızca bu problemlerin aşılmaması durumunda devrim mücadelesinin doğru bir rotada ilerlemesi olanaklı değildir.

Birincisi, içerisinde yaşadığımız dünyanın koşullarını ve toplumsal süreçleri analiz etmekte yaşadığımız düşünsel krizdir. Nesnel dünyanın ekonomik, sosyal ve kültürel durumuna yönelik bilgi birikimimizin ve analizlerimizin son derece zayıf olduğunu kabul etmeliyiz. O zaman önümüzde duran en acil problemlerden birisi içerisinde bulunduğumuz toplumsal koşulları doğru bir biçimde analiz etmektir.

İkincisi, dünyadaki toplumsal-sosyal ve kültürel değişimlere uygun olarak kadroların açığa çıkarılmasıdır. Çünkü, her yeni siyaset o siyasete uygun hareket eden siyasal kadrolara ihtiyaç duyar. Kadroların kendi öznel bakış açımızla değil, kadroların yeteneklerine göre konumlandırılması elzemdir. Mücadele tek ayaklı değildir. Kapitalist sistem alt ve üst yapısıyla karşımızda durmaktadır. Kapitalist sistem yaşamın bütün çatlaklarına sızmıştır; bu nedenle devrimci mücadelenin de kapitalist sistemin sızdığı bütün alanlarda kendisini üretmesi zorunludur.

Üçüncüsü, sistem içerisine kanalize olmuş fikirlerden ve anlayışlardan kopuşu sağlamak şarttır. Bu kopuş sağlanmaksızın mücadelenin başarıya ulaşması mümkün değildir. Devrim sorununu bir köşeye bırakmış, sistem içerisinde reform mücadelesiyle kendisini sınırlamış olan her türlü anlayıştan söylemsel ve eylemsel boyutuyla köklü bir kopuş gereklidir.

Yukarıda belirtmiş olduğumuz 3 ana husus bütün meselelerin düğümlendiği ana çelişkiler ve problemlerdir. Bu hususların yanında birçok şey sayabiliriz. Ancak bu 3 ana problem çözülürse geriye kalan bütün tali meselelerin çözülebileceği kanaatindeyiz. 71 devrimciliğini ve Kaypakkaya’yı anlamak, tarihsel süreç içerisindeki kopuşu anlamak ve yeni bir kopuşu sağlamak ancak içerisinde bulunduğumuz sürecin ihtiyaçlarını ve problemlerini doğru tespit ederek eyleme geçmekle mümkün olabilir. Yukarıda belirtmiş olduğumuz 3 ana problem kısa bir zaman diliminde çözülemez. Uzun vadeli plan, program ve yönelimlerle ancak çözülebilecek olgulardır. Günü kurtarmak adına temel problemleri es geçmek devrimci bir yaklaşım olmayacaktır. Acil sorunlarımızı bilince çıkarıp uzun süreli çalışma tarzıyla geleceği kazanma doğru ve devrimci bir yaklaşımdır.

Kapitalist sistemin yaratmış olduğu yabancılaşmayı kırıp, özgür bir dünya yaratmanın 71 devrimcilerinin ve komünist önder İbrahim Kaypakkaya’nın asıl problemi olduğunu kavrayan ve bu temelde günün koşullarına uygun olarak yaşama devrimci müdahalede bulunanlar ancak 71 devrimci kopuşunu ve Kaypakkaya’yı anlayabilirler.

Kitleler, kendi güç, kudret ve potansiyellerini açığa çıkararak ve yine kendi örgütlülüklerini ve bağımsızlıklarını kazanmalarını sağlayacak olan devrimci bir siyasete ihtiyaç duymaktadır. Kitlelerin enerjisini burjuva-faşist kliklerin iktidar mücadelesine kanalize eden, kitlelerin çıkarlarına sırtını dönmüş, yabancılaşmış “devrimcilere” ve siyasete ihtiyaçları yoktur. Biz, kitlelerin kendi etkinlik güçlerinin ve yaratıcı kudretinin farkına varmasını sağlayacak devrimci bir politikadan yanayız. Biz, yaşamı asıl dönüştüren gücün kitleler olduğunun bilincindeyiz. Bu anlayış ve ruhla mücadelemizi sürdüreceğiz. Bu ruh 71 devrimcilerinin ve Kaypakkaya’nın ruhudur. Kaypakkaya ruhu kızıl güzergahın kılavuzudur.

Sosyalist Öğrenci Hareketi
18 Mayıs 2019