Mevcut durumda Türkiye ve Kürdistan toplumlarının içerisinden geçmiş olduğu süreç baz alındığında 23 Haziran İstanbul seçimlerinde “toplumsal aklın” bir tercih yaptığını görüyoruz. 31 Mart Yerel Seçimlerinin öncesinde başlatılan ve uzun bir dönemden beridir, iktidar partisi karşıtı söylemle oluşturulan bir konsensüs, İstanbul seçimlerinde kendisi adına büyük bir başarıya imza atmıştır. Bu tablo Millet İttifakı’nın esasını oluşturduğu, HDP ve sol çevrelerin de desteklediği bir yapılanmadır.

Millet İttifakı’nın CHP kanadı, Türkiye sol-sosyalist hareketinin tabanını ve kimi örgütlerini yıllardan beridir kendisine angaje etmiştir. Bunun nedenleri ayrı bir tartışma konusuyken, stratejik ya da taktiksel Kürt hareketinin kendisinin bile bilmediği bir tonlamada, hem Kürt hareketi hem de CHP’ye angaje olmama noktasında direnen sosyalist gruplar, bu grupların üye ve taraftarları ile hatırı sayılır bağımsız devrimci demokrat kişi, gelinen aşamada fasıl heyetinin seslendirdiği güzel tınılı “Her şey çok güzel olacak” sloganının peşine takılmış durumdadır.

Ne var ki, sorun çeşitli grupların ve toplumsalın muhalif kesimini oluşturan hatırı sayılır bireylerin, yaşadığımız zaman dilimi içerisindeki anlık bir tutumundan ziyade, genel ve tarihseldir. İşin bu tarafı, “faşizme dur demek için İmamoğlu” anlayışının tarihsel ve toplumsal kökenlerindeki bilinç karmaşasının bir tezahürüdür. Böylesi bir okuma, içerisinden geçtiğimiz “anın”, “an” olmadığı ve sol-sosyalist hareket ile onun toplumsal kitlesini oluşturan ya da daha genel bir tabirle, “faşizme karşı birleşik cephede” yer alan insancıklarının biçimsizliğinin ahvalidir.

Bu biçimsizlik hali, Türkiye ve Kürdistan’da insanların gündelik ilişkilerinden tutun da bu ilişkilenme biçimlerine önderlik eden (ya da etme derdinde olan) siyasal yapılanmaların genel ruh halidir. Özellikle bu yapılanmalarınsa bundan daha büyük etkilendiği aşikârdır. Bu bakımdan bu hâl içerisinde yaşayan bir bireyin, mevcut iktidar partisinin gündelik yaşamı çekilmez hale getirdiği ve insanları bezdirdiği göz önüne alınırsa, onun “karşıtı” olarak kendisi ortaya koyan ve “sosyal demokrat olabilme ihtimali olan” bir siyasete meyletmesi anormal değil normaldir. Hâlihazırda zaten birçok sol çevrenin mevcut ana muhalefet partisine yedeklendiği dikkate alınırsa, Türkiye’deki genel toplumsal katmanların bundan bağımsız bir tavır takınamayacağını görmek gerekir. Çünkü Kürt Hareketi ve esasta sol-sosyalist çevreler çekim merkezi olmayı bir kenara bırakalım, genel iktidar ilişkilerinde bir yer kapmanın derdindedir.

Bu belirlemeye gelebilecek bir itiraz, bunun bir yer kapma olmadığı, iktidar partisine karşı “geçici bir koalisyon” olduğu üzerine bir savunu yapabilir. Lakin işin özünün böyle olmadığı, bu koalisyona katılanların fasıl heyetinde yer almasından, alamayanlarınsa hafif hafif tınıyı ağızlarından düşürmemelerinden görülüyor.

Bu koroda yer alan gruplar ve özellikle kişilerin büyük bir bölümü geçmişte, “Yetmez ama evetçilikle” karşımıza arzı endam etmiş kişiliklerdir. Bu kişiler, bunu derken, tarihsel faşizmin (şimdi net söyleyemeseler de Kemalist faşizmin) temizlenmesi için, “Yetmez ama evetçi” tavrı esas alarak, iktidar partisinin açılımlarından medet ummuşlardı. (Tabii birçok kişi ve grup o dönemin koşullarında niyet olarak “Yetmez ama evetçi” olsalar bile bunu dile getiremediler.)

Köprünün altından çok sular akmadan bu anlayışın sahipleri, İktidar Partisi’ne karşı yeni yol arkadaşlarıyla bir arada durarak, “faşizme karşı birleşik cephede” yer aldılar. Çok geçmeden tekmili birden diğer muhalifler de bu cephede yer almayı boyunlarının bir borcu olarak gördüler. Çünkü faşizm koşullarında birleşmek ve ona karşı savaşmak esastı.

Böylece, iktidar partisinin kitlelere yönelik faşist baskıları, sol, sosyalist ve akademik aklın hayat ve tarih görüşünü bir turnusol kağıdı işleviyle açığa çıkarmıştır. Bu aklın bir kolu, Birleşik Haziran pratiğiyle yapmak istediği, ama açıktan yapmaktan korktuğu ana muhalefet partisinin hizmetine girmeyi rahatlıkla bu şekilde yapabilmiş, diğer kolu, Gezi’nin devrimci isyanının HDP üzerinden sisteme akıtılarak, “tek adam iktidarında” somutlaştırdığı “Seni başkan yaptırmayacağız” kavrayışıyla zaten seçimlere akıtırken, tekrardan “tek adama karşı” biriken enerjiyi muhalefet partisine hediye ederek bu konsensüs içerisinde yer almıştır. Kitlelerin payına düşense bu süreçte doğal olarak, “tek adam iktidarına” karşı tek seçeneği olan muhalefet partisi ve onun adayının desteklenmesi olmuştur.

Bu veçhede, sol, sosyalist ve akademik aklın tarih ve hayat okumasının bu kadar yöntemsiz ve algısız olması, tarihsel bağlamda farklı ülkeler örneğindeki benzerleriyle onu aynılaştıran bir zemine oturtmuştur. Nasıl ki Birinci Emperyalist Savaş’ta, sol-sosyalistler kendi ülkelerinin burjuvazisini “politik koşullar” bağlamında desteklemişlerse, İtalya ve Fransa’da da İkinci Emperyalist Savaş’ın ardından Komünist Partileri “faşizme karşı birleşik cepheden” hareketle iktidarı burjuvalarına vermişlerse, Türkiye’de bu aklın uzantıları, bu akıldan hiç kopmadan kendi batılı ve aydın burjuva “abileriyle” bütünleşme eğilimine girerek bütünleşmişlerdir.

Bu yönüyle bu düşüncenin sahiplerine birkaç noktayı hatırlatmakta fayda var. Türkiye özgülünde faşizmin tanımlanmasını iktidar partisi odaklı yapmak mevcut içinde yanlış değildir. Lakin yanlış olan, böylesi bir tanımlamanın esas alınarak “işte faşizm sadece budur” demek noktasında kendisini somutlaştırmasıdır. Bu somutlaştırma hali netice itibarıyla Türkiye’deki faşist kliklerden ötekine yamanmayı esas almıştır.

Cumhuriyet rejiminin yılmaz savunucu olan ana muhalefet partisi, cumhuriyet rejiminin temsilcisiyken, cumhuriyetin ittihatçılardan devraldığı siyasal aklında mirasçısı durumundadır. Nitekim İyi Parti ile onu rahatlıkla buluşturan zeminin arka planı buraya dayanmaktadır. Esas itibarıyla rahatlıkla görülebileceği gibi, ana muhalefet partisinin kadroları da sürekli bu noktaya gönderme yaparak, devletinin her beka sorunu açığa çıktığında, canhıraş bir şekilde kendilerini ön plana atmıştır. Bunu sadece ilgili siyasi hareketin milliyetçi ve ümmetçi oyları almaya yönelik bir tavrı olarak görmemek gerekir. Bunu bir devlet partisi olan bir siyasal hareketin olağan tavrı olarak görmek gerekir.

Netice itibarıyla sol, sosyalist ve akademik akıl bu tarihsel arka plan okumasını yapamayarak, Türkiye’nin gelmiş olduğu “anın” tarihsel bağlamla uzantılarını kavrayamayarak onunla bütünleşme eğilimine girmiştir. Bunda bu kesimlerin Marksizm ile olan bağlarının zayıflığı ve onu kendilerine göre pragmatist olarak anlamadan yorumlamalarının payı bulunur. Doğallığında bu çevrelerin “kitle” yani sürü biçimiyle geçmişten ve gelecekten uzak hareket etmeleri, olağanlaşan bir çıkmaza bu kesimleri sürüklüyor. Bu bakımdan mevcut faşizm tanımlamalarının Türkiye özgünlüğünde sadece günümüz çerçevesinden “tek adam rejiminde” somutlaşması normaldir.

  Tufan Bozkurt