Ataerkil egemenlik yaşamın her alanında kendini üreterek bilgi ve kültür inşasını derinleştirir. Bu hegemonik örgütlenme biçimi ekonomiden siyasete, sanat ve edebiyattan sosyal politikalara, zamandan mekana değin erkek egemen bir çizgiyi süreklileştirirken söz konusu olanları erkek kültürünün taşıyıcısı haline getirerek heteronormatif kuram, davranış kodları yaratır. Erkekler bilginin, kültürün, rasyonelitenin sembolü konumunda özneleşip iktidarlaşırken kadınlar egemen kültürün taşıyıcısı haline gelen yaşam alanlarında varolabilmek, söz söyleyebilmek, ataerkiye karşı yeni bir çizgi geliştirebilmek adına çok yönlü bir mücadelenin belirleyici, aktif yürütücüleri olurlar.

Ataerkil egemenliğe karşı evrensel ölçülerde yürütülen kadın mücadelesi hegemonik erkekliğin yaşamlarımızda yarattığı tahakküm ve sınırları hedef alarak “sınıfsız, sınırsız, sömürüsüz bir dünya” tahayyülü ile çıktığı bu yolda yeni bir kültür, dil, değerler bütününün yaratımını mümkün kılarak zamanın ve mekanın, söz ve eylemin erkekliğine savaş açmış, tüm alanlarda “biz de varız” haykırışlarını yükseltmiştir. Kadınlar kadın mücadelesini, kadın mücadelesi de yeni kadını yaratmış; mücadele ve dayanışma yaratılmak istenen koyu karanlığı aydınlatan ışık demeti olmuştur.

Ataerkinin yarattığı iktidar ve egemenlik alanlarına karşı kadınların kendi seslerini bulabilmelerinin biricik yolu ret ve itiraz ile yükselen mücadelenin ellerinden tutmak; sınırları aşarak yeniliğin temsilcisi olmak; yıkım ve yeniden inşa çizgisini derinleştirebilmekten geçiyor. Ret ve itirazlarımızı yükselttiğimiz; gücümüzü kadın dayanışmasından alarak yolumuzu kadın mücadelesi ile aydınlattığımız demir parmaklıklar arasından hücremize konuk, yolumuza yoldaş olan, ataerkinin güdümünde kadınların konumunun tartışmalı hale geldiği edebi gelenek içinde alışılagelmiş imgelerden ve ideal normlardan sıyrılan; safını bizden yana tutan, her geçen gün daha “biz” olan bir kadın…
Kısa süren lakin zamana inat kendi bağrında yaşanmışlıkların, koşar adım yürüyüşlerin izlerini taşıyan; soluk soluğa yaşanmış 40 yıllık bir ömür… TRT mikrofonlarından Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’ na uzanan, dayatmalara inat retlerin, hayırların yükseldiği bir hayat…

Varoluşçuluktan toplumsallığa akan; nerede olursa olsun engelleri aşabilme ısrarı taşıyan; sorgulamaların, eleştirinin, mizahın rengi ile ataerkiyi, faşizmi okların hedefine koyan; “Kadınlar birlikte güçlü” diyerek bugün hepimizin omzunda sımsıcak bir dokunuş olan, “Er tutuklu, dişi isyankar”; Sevgi Soysal…

“Varoluşçuluktan Toplumsallığa, TRT Mikrofonlarından Zindanlara…”

Selanikli bir baba ve Alman bir annenin üçüncü çocuğu olarak takvimler Eylüllü günlerin 1936’sını işaret ettiğinde yaşama gözlerini aralar Sevgi. Yaşamının büyük çoğunluğunu geçirdiği ve edebi çizgisine de etki sağlayan Ankara’da anne ve babasının Cumhuriyet değerleri ile yetiştirmeye çabaladığı bir genç olarak dönemin bürokrat simalarının tercih noktası olan Ankara Kız Lisesi’nde eğitim görür. Lise sürecinin ardından Ankara Üniversitesi DTCF’de arkeoloji okumaya başlayan Sevgi, bu dönemde 1950’li yılların edebi çizgisinde etki sahibi olan “varoluşçuluk” akımından etkilenerek Varoluşçuluğa yönelmeye başlar. Üniversite eğitimini yarıda bırakarak Almanya’ya giden Sevgi Göttingen Üniversitesi’nde arkeoloji ve tiyatro derslerini yakından takip eder, bu yolla entelektüel gelişimi de hız kazanır.

Almanya’nın ardından 1958’de Türkiye’ye geri dönüş yapan Sevgi, toplum karşısında bireyin tedirginliğini ve çelişkilerini öne çıkara “Yeni Gerçekçilik” akımından etkilenerek “edebiyat için edebiyat” anlayışının hakim olduğu Dost, Yelken, Ataç, Yeditepe, Sinema-Tiyatro, Değişim dergilerinde kısa öyküler ve yazılar yazar, çeviriler yayımlar.

1962’de gelen teklif üzerine TRT’de çalışmayı kabul eden Sevgi, program denetçiliğinin yanı sıra “Arkası Yarın”, “Çocuk Bahçesi”, “Günümüz Sorunlarımız”, “Mutsuz Kadınlar”, “Venüslü Kadınlar” isimli programları hazırlar. “Mutsuz Kadınlar”, “Venüslü Kadınlar” programları ile kadınların çelişkilerine dokunan Sevgi, TRT mikrofonlarından kadınlara ulaşmayı mümkün eyleyerek sözlerini ataerkinin eleştirisine yönelterek farklılıklarına rağmen yan yana olmanın, birlikte güçlenebilmenin altını çizerek safını yine kadınlardan yana belirler. Söz konusu radyo programları sahip olduğu politik öz ile birlikte bağlı bulunduğu dönemin koşullarında farklılık yaratarak ilgi ile karşılanır ve bu farklılık mikrofonlardan romanlara bir uzun yol olur akar gider.

***

Sanat ve edebiyat, bağlı bulunduğu ekonomik, siyasal, toplumsal düzlemden bağımsız olarak şekillenmeksizin; kendini sarmalayan koşulların bir yansıması olma rolü taşır. Sevgi Soysal’ın da kendisini çevreleyen maddi koşullar bağlamında gelişe edebi çizgisi statik olmaksızın değişim ve dönüşümü işaret eder. 2. Paylaşım savaşı sonrası evrensel ölçülerde yükselen ve edebi alanda da karşılık uyandıran “varoluşçuluk” çizgisi, Sevgi’nin kaleminde de karşılığını bulur. Lakin bu varoluşçu çizgi 60’lı, 70’li yıllarda dünyada ve özelinde coğrafyamızda yükselen sınıf mücadelesi ve faşizmin halk kitleleri nezdinde uygulamaya koyduğu saldırı konsepti ile halkçı bir yandan beslenecek toplumsal meselelere karşı eleştirel muhtevaya bürünen nitelik kazanmıştır. Nitekim Sevgi’nin yolu da geçmiştir demir parmaklıkların arasından ve Sevgi de adımlamıştır sürgün yollarını; yaşama orta burjuva bir ailenin kızı olarak adım atan o genç kadın şimdi Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nda er tutuklu konumunda, sanık sandalyesinde savunmalar yapmakta ve anlatmaktadır satırlarında hayatı okurlarına…

“Mekanın Erk’liğinde, Tutkuları Perçemliğinde”

Öykülerini bir araya getirdiği “Tutkulu Perçem” kitabı 1962’de yayımlanır. Sevgi’nin varoluşçuluktan, bireyin iç çelişkilerinden yoğun izler taşıyan bu kitap, bazı eleştirmenler tarafından bireysellik sınırlarını aşamadığı iddiası ile eleştirilir. Oysa tutuklu Perçem iç çelişkiler ile birlikte ataerkil boyunduruk kıskacında kadınlığın sorgulanması, zamanın ve mekanın bölünmüşlüğüne eleştiri, isyan ve reddedişin kurgulanmış hali olarak karşımıza çıkacak çelişkilerin toplumsal, siyasal muhtevasına da işaret eder. Tutkulu Perçem’de en açığa çıkan tema mekanın/kentin erkliği ve bu alanlarda yükselen tahakküm eleştirisidir. Yaşamları hane ve çevresi olarak tanımlanan, kamusal alanda görünür olma ısrarındaki kadınlar adımlarken sokakları, yol alabilmek adına ataerkinin duvarlarını aşarak ilerleyebilirler ancak…

Ataerkil sistem kendini mekan üzerinden yeniden üretirken sokakların merkezi olan erkekler ve diğerleştirilen kadınlar oluyor ve Sevgi tam da bu noktada kadınlarının elinden tutarak diğerlerinin sözünü söylüyor; “sokaklar da meydanlar da bizimdir!” diyerek ekliyor; “Sokaklardaki insanlar görmüyorlar beni. Oysa günlerdir tutkularım perçemlerimde dolaşıyorum.” (Sevgi Soysal/Tutkulu Perçem/İletişim Yayınları.)

“İçimizdeki Tante Rosa…”

TRT’de radyo programı yaptığı süreçte binanın en üst katında bulunan odasındaki küçük daktiloda yazdığı “Tante Rosa” 1968 yılında yayımlanır. Kimilerine göre annesi ve teyzesinin bir yansımasının, kimilerine göre ise Sevgi’nin kendi iç penceresinden dışarıya açılan yolculuğun bir ürünüydü söz konusu çalışma. Tante Rosa kitleler ile buluştuğu koşullarda bazı edebiyat çevrelerince “yabancı, Avrupai” bulunmuş, fazla cüretli ve yenilikçi(!) olduğu iddiasıyla eleştirilerek beklenilen karşılığı bulamamıştır. Oysa tüm bu eleştirilerin yanı sıra edebiyatta geleneksel, idealize edilmiş kadın imgelerinin dışında olan Tante Rosa, yeni kadın modelinin müjdeleyicisi olarak kendi yazgısına egemen olabilmenin altını çizer.
Ataerkil egemenliğin güdümünde üretilen toplumsal cinsiyet rolleri ve eşitsizlik, bu yolla yaratılan kural ve disiplinler bütünü ile uzlaşmayan; yaşamı itirazlarla döşeli yollardan geçerek örgütleyen Tante Rosa, “bütün kadınca bilmeyişlerin ortak adı” iken tüm kadınlara ayakuçlarında biraz olsun yükselebilme kudreti aşılıyor.

Tante Rosa magazin dergilerinden etkilenerek 11 yaşında at cambazı olmak isteyen, rahibe okulundan kovulan, hamileliği sebebiyle evlenmek zorunda kalan bir kadın… Bizleri cinsel özgürlük, norm/değerler bütününü sorgulamaya yönelten Tante Rosa’nın yaşamı dergi satıcılığına başladığı gazete bayilerine, mezar bakımcılığına ve üç evliliğe karşın yakalanamayan mutluluğa, arayışlara sürükler. Cenaze masrafları karşılanamadığı için ölünün yakılmasına karar verilir ve külleri dahi ne yapacağını bilemezler; Tante Rosa öldükten sonra da oradan oraya savrulur.

Yaşanmışlıkları, çelişkileri, duyguları paydaş; yolları hapishanelerde keşişmiş biz bir avuç kadın Tante Rosa’yı konuşmak, tartışmak adına yan yana gelmiştik pek de uzak olmayan bir geçmişte; Tante Rosa hem Sevgi Soysal’a hem de kendi iç dehlizlerimize açılan sınırsızlık oluvermişti, bulunduğumuz alanın sınırlarına karşıt olarak. Her kadının benliğinde bir Tante Rosa gizli idi, peki ya bizim içimizdeki Tante Rosa kimdi, nasıl biriydi?

Tante Rosa yaşamda oradan oraya yollarını adımlayan, açılmaz sanılan kapıları omuzlayan bir kadın olarak “Vardım, Varım, Varolacağım” haykırışını yükseltiyordu inat ile ve Sevgi, dizelerce öğütlüyordu kendinden sonra gelen tüm kadınlara; yollarda olmayı, içlerinde yeşeren Başeğmez, cüretli Tante Rosa’nın ellerinden tutmayı…

“Yürümek…”

TRT Başarı Ödülü’nün sahibi olan “Yürümek” isimli kitabı 1970 yılında basılan Sevgi; söz konusu çalışmada ataerki ve ataerkinin örgütleniş biçimi olan toplumsal cinsiyet rolleri, cinsellik, evlilik ve aile alanlarını değerlendirerek farkındalığı, idealize edilmiş değerlerin, makbul davranış kodlarının dışına çıkarak yeniyi keşfetmeyi işaret eder. Yürümek, bir yanda toplumsal cinsiyet rolleri bağlamında kurgulanmış kimlikler olarak karşımıza çıkan Ela ve Memet’in yaşamına, çelişki ve meraklarına sahne olurken öte yandan Sevgi’nin yaşamında belirleyici bir role sahip olan Ankara’dan kesitler sunarak toplumsal tabakalaşmaya dikkat çeker.

Ankara özelinde sınıf farklılıklarının gölgesinde kent yaşamındaki eşitsizlik ilişkisini betimleyen Sevgi, köylüler, yoksullar, Rumlar ve Çingenelere uzanan geniş bir gözlem ve sorgulama yelpazesi açar. Yürümek bir yanda Ela ve Memet özelinde somutlayan ataerki, heteronormative eleştirisiyken öte yanda sınıf çelişkisi, yoksulluk ve mekanın bölünürlüğü, ezen/ezilen olma hallerinin değerlendirilmesidir; bu panorama, Sevgi’nin toplumsallığa açılan penceresinin de bir tezahürü niteliğindedir.

Nitekim 12 Mart döneminde “müstehcen” ifadelere yer verdiği iddiasıyla Yürümek “toplatılma kararı”, Sevgi de mahkeme koridorları ile yüzleşir.

Söz konusu kitabın müstehcenlik iddiası ile toplatılması ataerkil sistem ve faşizmin kolektif saldırısının bir ürünü iken verilen bu karar tüm kadınlara ezilenden yana taraf olmamayı, makbul rollerin dışına çıkmamayı, sistem ile karşı karşıya gelmemeyi tembihleyerek, yalnızca Sevgi’nin edebi-politik çizgisine değil kadınların birleşik gücüne yönelmiş bir saldırı olma rolü taşıyor. Lakin tüm bu tembihlere uymaksızın kadınlar örgütlenmeye, Sevgi de yazmaya devam ediyor.

“İsyanın Ezgisi, Kadınlar Koğuşunun Sevgi’si…”

’60 ve ‘70’li yıllarda yükselen ekonomik, siyasal, toplumsal dinamikler; ezen-ezilen çelişkisini derinleştiren ve çelişkilere karşı hesap sorma iradesinin geliştiği, örgütlenme, hak ve talep arama bilincinin yükseldiği bir çerçeve sunar. Tüm dünyada küresel çapta etkisini gösteren muhalif çizgi, coğrafyamızda da yansımanı oluşturarak reddin, itirazın sesini çağrıştırır; işçi sınıfının genişleyen örgütlülüğü, sendikal faaliyet, eylem ve grevlerin yarattığı dalga; köylü kitlelerinin feodalizme ve toprak ağalarına karşı başkaldırısı toplumsal yaşamın her hücresine yayılarak ezilenlerin özgürlük mücadelesini filizlendirir. Dönemin koşulları içinde sol siyasetin yükselişi, akademik alanda da yansımasını oluşturmuş; üniversiteleri tartışma ve örgütlenme, birlik ve mücadele alanları haline getirerek 68 devrimci gençlik kuşağını var eylemiş; zaman ve mekanın tüm hücrelerinde devrimin tarihsel kaçınılmazlığı bir ezgi misali dilden dile dolaşmıştır. Demokrasi, özgürlük ve bağımsızlık sloganlarının yükseldiği günlerde tüm bu itiraz ve isyanlar ezen/hakim sınıflarının baskı ve müdahalesi ile karşılanmış; 12 Mart 1971 muhtırası yükselen halk muhalefetini durdurmak, ezilenlerin hesap sorma bilincini engellemek gayesi ile devreye koyulmuştur.

12 Mart askeri muhtırası baskı ve tahakküm aracı olarak halk kitlelerine yönelmiş; öğretmen ve öğrenciler, gazeteci ve yazarlar, işçi ve köylüler tutuklanmış; hak ve talep arama mücadelesi baskı, engelleme ile karşılık bulmuş, hapishaneler yaşadığımız şu günlerde olduğu üzere kişileri bir araya getiren, ortaklaştıran mekanlar olmuştur. 12 Mart rejimi ile ülke nüfusunun yarısının toplandığı hapishanelere bir isim daha eklenir; Sevgi, TRT mikrofonlarından Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nu adımlar; iki kere tutukluluk geçirir ve faşizmin halk kitleleri üzerinden yükseldiği günlerde o, saldırılardan beslenmeyi bilerek halkçı yönünü giderek geliştirir; kadınların olduğu her yerde bazen gösterici bazen konuşmacı; “er tutuklu dişi isyankar*” olarak her geçen gün daha da taraflaşır, saflaşır. (*”Kadınlar Hep Vardı/Hzr. Feryal Saygılıgil/Er tutuklu dişi isyankar: NarinBağdatlı/Dipnot Yay.)

“Yıldırım Bölge’de Er Tutuklu Dişi İsyankar”

Tutukluluk sürecini geçirdiği dönemin siyasal koşulları ile bir arada deneyimlerini, gözlemlerini ve eleştirilerini “özel alan politiktir” şiarı ile harlayarak çok yönlü bir çizgide bir araya getirdiği “Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu” 1976 yılında basılır. Bu anı kitabı kadın tutsakların baskı ve işkenceler cenderesinde süregelen gözaltı, tutuklama ve beraberinde gelişen hapishane yaşamından kesitler sunmak ile birlikte ataerkiye başkaldırı, kadın oluşun sorgulanmasının rehberliği niteliğindedir.

Ezen hakim sınıflarca örgütsüzlüğün, karamsarlığın yükseltilmek istendiği dönemin siyasal koşulları her dönemde olduğu üzere hapishanelerde de yankı uyandırır. Tutsaklar üzerinde yükselen er tutuklu politikaları, askeri dayatmalarla şekillenen hazır ol komutları, postal seslerinin cop seslerine karıştığı koğuş aramaları, işkence ve kötü muamele hapishaneleri zulmün karanlığı ve karanlığa karşı direnişin, dayanışmanın, başeğmemenin merkezi haline getirir; tabutluklarda, gözaltında, her türlü şiddet biçiminin karşısında yükselerek sürer kadınların da direnmedeki ısrarı.

Sevgi, Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nda tüm bu koşulları olanca çarpıcılığı ve en acı anlarda dahi tebessüm etmemize verile olan keskin mizah gücü ile ele alırken yürütülen saldırılarda boy gösteren ataerki, faşizm, milliyetçilik ve militarizmin ortaklaşa çizgisini açığa çıkararak anti-faşist bir duruşun resmini çizer.

“Düşüncemize, yüreğimize uzanamayan zulüm görüntüyle uğraşıyor boyuna. Bizi ikide bir hazır ol durdurmak bunun bir parçası. Sayımlarda ‘hazrol, hiza!’ havalandırmada ‘hazrol, hiza!’ para almaya giderken ‘hazroli, hiza!’ doktora giderken ‘hazrol, hiza!’ mahkemeye giderken ‘hazrol, hiza!’ hamama giderken ‘hazrol, hiza!’; ama ölçüsü kaçan her şey gibi bu hazırollar üzerimizdeki etkisini yitirdi. Yüreğimizi ve düşüncemizi kim hizaya sokabilir? Kim hazırolda durdurabilir? Önemli olan da bu.” (Sevgi Soysal/Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu/İletişim Yay.)

Sevgi kadınların kolektif gücü ile hizaya gelmiyor; demir parmaklıklara, örgütlenmek istenen sınırlara karşı sınırsızlığı örgütlüyor; hapishane idaresinin katı kurallarına karşı kendi içinde daha katı kuralları ile disiplini elden bırakmayan isyankar ve muzip bir profil oluşturuyor anlatımları ile… Askeri rejimin dayattığı ataerkil hegemonik, milliyetçi söz ve pratikler kadınların örgütlülüğü ve dayanışması ile etkisizleşiyor; kadınların biricik gücü olan dayanışma, tüm saldırılar karşısında panzehir olma işlevi görüyor. Sevgi de Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’ndan farklı siyasetlerden, farklı yaş ve kültürlerden kadınların el ele birlikte güçlü oluşunu vurgulayarak farklılıklara rağmen yan yana oluşun portresini çiziyor.
Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nda faşizme karşı verilen mücadele ve kadın dayanışması Sevgi’nin siyasal ve edebi yönünü de muhalifleştiren, toplumsal muhtevayı derinleştiren bir yön taşıyor. 12 Mart döneminin kültür-sanat alanında gelişen politik yansımaları Sevgi’nin edebi hattında da etkisini oluşturuyor, varoluşçuluk adım adım toplumsallığa ilerliyor.
Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nun bir başka belirleyici yönünü ise Sevgi’nin ataerkil boyunduruğa, heteronormativeye dönük sorgulama ve eleştirilerinin dış dünyanın sınırlarını aşarak “içe” de yönelmesi oluşturuyor. Ataerki kendini her alanda söz ve eylem biçimlerince örgütlerken, ezilenlerden yana saf tutan sol yapılar da ataerkinin estirdiği rüzgardan azade olamıyor; ataerki, dönemin sol yapıları içerisinde de kimlik ve davranış kodları, kadın ve erkek oluşun statüsel halerine bürünerek karşımıza çıkıyor. Sevgi de egemenliğin, statünün olduğu her alanın politik bir muhtevaya sahip olduğu gerekliliği ile “özel alan politiktir” şiarını taşıyarak eleştirilerini sol değerler içinde filizlenen kadınlık ve erkeklik hallerine yöneltiyor ve bu eleştiriler dönemin devrimcileri tarafından “fazla feminist” görülerek hoş karşılanmıyor. Sevgi’nin bu minvalde yönelttiği gözlem ve eleştiriler yaşamın her alanında ataerkiye karşı verilen mücadelenin süreklileştirilmesi, kurgulanmış geleneksel rollerin ters yüz edilmesini; kadınların baba, eş, arkadaş, yoldaş misyonlarına sahip erkeklerce edilgenleştirilmemesi gerektiğinin altını çizerek, kadınları her alada mücadeleye ve özneleşmeye davet ediyor!

Sevgi’nin Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu bugün hapishanelerde biz tutsak kadınlardan izler taşıyarak aradan geçen zamana inat çelişkilerimizin, red’dimizin, umudumuzun ortaklığını vurguluyor. Biz kadınlar da hapsedilmek istendiğimiz bu alanlarda uymuyoruz komutlara, el veriyoruz güven ile birbirimize ve Sevgi’nin yıllar önce Ankara’da not düştüğü satırlar, asılı duruyor koğuş panomuzun köşesinde; “Gülme ranzadan ranzaya, bütün koğuşa yayılıyor. Buranın en güzel yanlarından birisi acını paylaşmak, bunu öğrenmek ve tadına varmak.” (Sevgi Soysal / Y.B.K.K. / iletişim Yay.)

“Yenişehir’de Bir Öğle Vakti…”

Bana Arkadaş Zekai Özger’in “doymadım doymadım adını anmağa, oy benim canımın canı canım, doymadım doymadım Ankara’ya” dizelerini çağrıştıran; Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nda tutsak olduğu süreçte kalem aldığı, yaşamında derin izler bırakan Ankara’yı mekânsal bir kurgu haline taşıdığı; yolları Yenişehir’de bir kavak ağacının altında kesişen karakterlerin yaşamından kesitler sunan; uzayıp giden caddeler boyunca Ankara’da gündelik yaşamın akışından, kalabalıkların ses ve dokunuşlarından okura pencere aralayan Sevgi’nin “Yenişehir’de Bir Öğle Vakti” isimli kitabı 1973 yılında yayımlanır ve “Orhan Kemal Roman Ödülü”nün sahibi olur. Sevgi’nin içerisinde bulunduğu maddi toplumsal, siyasal koşullarda giderek politikleşen edebi dili, Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’nde karşılığını oluşturur; söz konusu çalışma eleştirmenlerce “12 Mart romanı” olarak tariflenir.
Yenişehir’de Bir Öğle Vakti farklı sınıfsal konuma, cinsiyet, yaş, etnisite biçimlerine sahip karakterlerin yaşamından kesitler sunarak üretim ilişkileri bağlamında maddi koşulların kişilerin hayatındaki yansımalarını kaleme alarak; burjuva yaşam tarzından proleter kimliğe, nesneler dünyasına hapsolmuş tüketim kültüründen yoksulluğa, emek ve alınterine; düzen içi yaşam ile düzenden kopuşa değin bir dizi tartışma başlıkları oluşturarak yazıldığı dönemle sınırlı kalmaksızın hala aktüelliğini koruyan bir role sahiptir. Profesör Salih Bey’den, boyacı çingene Necmi’ye, Kapıcı Mevlüt’ten banka memuru Mehtap’a, devrimci Ali’den küçük burjuva Olcay’a değin farklı profillerin bir araya gelişi; bu panorama bağlamında sorgulamaları, sistem ve insan ilişkilerine dair eleştirel yaklaşımı, kadın mücadelesi ve erkeklik mitine ilişkin değerlendirmeleri de peşi sıra getiriyor.
Sevgi Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’nde bir yanıyla sınıf eşitsizliğine, burjuva yaşam tarzına eleştiriler yöneltirken öte yandan ataerkinin yaratmış olduğu eşitsiz ilişkilenme biçimlerine ışık tutuyor; bu eşitsiz ilişkilenme biçimi ise devrimci Ali ve küçük burjuva Olcay’ın yaşamında somutlaşıyor. Farklı sınıflara mensup Olcay ve Ali’nin yan yana gelişi Ali’nin politik bir kimliğe sahip olmasının da etkisiyle yaşama, sisteme ve sisteme karşı yaratılacak olan değişim-dönüşüm diyalektiğine dair tartışmaları beraberinde getiriyor. Sınıfsal sömürüye karşı başkaldıran ve yeniyi yaratma arzusu taşıyan Ali ve bağlı bulunduğu küçük burjuva yaşam biçiminden sıyrılmaya çabalayan, çelişki ve sorgulamaları anbean artan Olcay…

“Düzenle bütün bağlarını kopardığın zaman ki bu cesaret ister; bu cesareti gösterebildikten sonra zaten karanlıktan korkmayan biri olursun” diyen Ali sistemle tüm bağlarını koparmak ister. Bu kopuşun diğer yanında da Olcay’ın olmasını arzulayarak…

Bir diğer yanı ile Olcay ve Ali’nin ilişkisi ataerkinin özel alanda örgütlenişinin de çarpıcı halini oluştururken; Sevgi “Özel alan politiktir”i bir kez daha erkekliğin teşhirinde araç haline getiriyor. Ali’nin politikliği ikili ilişkisinde ürettiği erkeklik modelinin önüne geçmeye yeterli olmuyor. Kadın-erkek ilişkisindeki ertelemeci anlayış bu ilişkide bir kez daha gün yüzüne çıkarak özel alanın politikliği ve kadın mücadelesinin her alanda aktive edilmesinin zorunluluğunu işaret ediyor.

Sömürü ve sınıf mücadelesinden, ataerki ve kadının kurtuluşuna; sınırlara hapsolmuş yaşamlardan düzenden kopuş iddiasına; uzlaşıdan redde bir hat oluşturan Yenişehir’de Bir Öğle Vakti yaşamları kavak ağacının altında birleşen bu insanları yeniden o kavak ağacında bir araya getiriyor ve kimilerine göre düzeni temsil ettiği iddia edilen o kavak ağacı tantanalı geçiş töreninin ardından yıkılıyor. Sevgi de toplumsal, siyasal yönünü söz konusu çalışmada bir kez daha örgütleyerek bizlere de soruların cevaplarını bulmamızı öğütlüyor.

“Aslolan Hayattır…”

Sevgi için “aslolan hayattır”; yaşamın düğümlerini bir bir açarak avuçlamıştır günleri en parlak yerinden; acıları da sevinçleri de konuk etmiştir yüreğimize; uzlaşmamış, retleri çoğaltmış ve yenilenerek hep yollarda olmanın adı olmuştur. Kansere yakalandığı günlerde de ısrarı ve yenilmez inadı ile yazmayı, koşar adım ilerlemeyi bırakmamış; yaşamının son günlerini o vakur edasıyla “Hoşgeldin ölüm” kitabını yazarak geçirmiştir. 22 Kasım 1976’da aramızdan ayrılan Sevgi “ölüm, bazen öyle zamansız ve acıdır ki, koyu bir gölge olup siner kısa da oldu dolu dolu yaşanmış bir yaşamın ve o yaşamdan geriye kalanların üstüne” sözleri ile bizlere 40 yıllık ömürden yaşanmışlıkları, cüreti, her alanda sözünü söyleyebilme kudretini, geleneksel kalıplardan azade özneleşen kadının hesap sorma ve yeniyi yaratma iradesini, kadınlara omuz verip ataerkiye karşı ses yükseltmeyi miras bırakmıştır, ve haykırmıştır; “Londra’da, Ankara’da, İstanbul’da ya da Zap Suyu’nun yanı başında nerede olursa olsun kadınları birbirine ortak edecek tek bir şey vardır; Hayat. Sürmekte ve sürecek olan hayatın tartışılmaz emekçisi olmak.”

Bizler de Sevgi’nin bıraktığı yerde el uzatıyoruz hayata ve bir damla misali katılıyoruz suyun akışına; engellerle dolu yollarda, engelleri aşabilme kudreti taşıyarak; ortak ses ve nefesle kadın dayanışmasına sımsıkı sarılarak…

Kadın dayanışmasını; emekte, paylaşımda, bir gülüşte ve yarınlara uzanan yürüyüşlerde paydaş olabilmeyi en büyük değer eylediğimiz demir parmaklıkların arasından uzanacaktır sesimiz ev içlerine, meydanları mesken eyleyen Cumartesi Anneleri’ne, grevlerin yükseldiği fabrikalara, köy meydanlarına, okul yollarına, uzayıp giden sokaklara; sürecek ve sürmekte olan hayata göz kırpan tüm kadınlara… Çünkü biz kadınlar tüm engelleri aşabilir, tüm sınırları etkisizleştirebiliriz; aslolan biziz, aslolan birliğimiz!

Tüm kadınlara sevgilerimle…

Dersim Konak
Ağustos ‘19
Urfa

Paylaş