Bu yazı Özgür Düşün Dergisi’nin 3. sayısından alınmıştır*

Devrimci Yaşam, Yeni Toplumun Özünü Yansıtmalıdır

“Kapitalist toplumda, insan İhtiyaçlarının yaratılıcılıkla bir ilgisi yoktur. Çünkü kapitalist toplumda ortaya çıkan ihtiyaçlarımız, gerçek “insani” ihtiyaçlar değildir. Kapitalizmde her insan, değerler için yeni ihtiyaçlar yaratmakta onları yeni bir bağımlılığın için, itmekte ve sistemin yeni bir kurbanı haline gelmektedir.” (in Fromm, Marx’ın İnsan Anlayışı 1, Arıtan Yay. s.146) Reklamları ve modayı bu anlamda düşünebiliriz.

Burjuvazinin tüm iletişim araçları (radyo, televizyon, günlük basın…) ve sosyal sistemi ile oluşturduğu değer yargılarıyla, gelenekleriyle halk üzerinde kurduğu ideolojik ve kültürel hegemonyaya karşı durmak için tahlil ve karşı propaganda ( yazılı-sözlü ) yeterli değildir. Zaten “sınıflı toplumda yaşama” gerçekliği değişmeden tamamen ortadan kalkması ve bireyin arınması da mümkün değildir. Yapılması gereken, geleceğin toplumunun bugüne uzanan bir unsuru olarak kendimizi, yeniden ve yeniden yaratmaktır. Dünyayı değiştirmenin ilk adımı kendimizi değiştirmeye yönelmektir.

İleri bir dünyayı ancak ileri bir insan birikimi yaratabilir. Bu birikimin ortaya çıkması ve olgunlaşabilmesi içinse, bazı temel kriterler söz konusudur. Bunlar; mücadelenin aktif bir unsuru haline gelme, sorumlulukları paylaşmada rol üstlenme, düşünce üretimine ve kararların alınmasına katılma, doğru bir siyasal bilinçle kuşanma ve bireyin ‘yapabileceği’ işleri omuzlamasıyla mümkündür.

Her şeyden önce devrimciliği ve devrimci yaşam tarzını içselleştirmemizin en temel kriteri, yapılacak işleri gönüllülük temelinde sahiplenmekten geçmektedir. Bu mücadeleye isteyerek katılıyoruz, bunun sonucu olarak da aktif ve sebatkar olmamız gerekir. Bu iş bir ömür boyu inecektir ve yeni kuşaklara devredecektir. Yeni insanın, yeni toplumun yaratılması mücadelesi ve devrim gibi büyük hedeflere yürürken, yaşamın basit gibi görünen çelişmeleri ile de mücadele edilecek ve küçük amaçları gerçekleştirmek ihtiyacı bizim için bir mutluluk kaynağı olacaktır, olmalıdır. Yani ‘mücadele’ hayatımızın merkezinde olacak ve yaşamla olan bütünselliği içerisinde kavranıp somutlaştırılacaktır.

Siyasi bilinç, bu süreçte, özelde Özgür Düşün çizgisinin kitlelerle bütünleşmesinde genelde ise bir bütün olarak sınıflar mücadelesinde bir devrimcinin olmazsa olmaz koşuludur.

Doğru bir siyasal bilinçle hareket etmeyen, ileriyi göremez, ileriyi ve toplumsal çelişmeleri görmeyen, doğru tahlil edemeyen, güne yanlış bakar ve yanlış müdahale eder. Yanlış müdahale emekçi kitlelerin devrimci birikimini törpüler, ezer. Yani, nesnel anlamda, niyetinden bağımsız bir şekilde, karşı devrime hizmet eder.

Bu nedenle, bilinç kritik meseledir. Sınıf tavrını benimsemekle, taşın altına elini koymakla ve pratikte somutlaştırılabilecek bir eğitimle elde edilebilir.

Bilinci belirleyen şey, maddesel gerçekliktir. Yani yaşantımız, zaman ve mekan ilişkisi içerisinde bir bütün olarak bulunduğumuz konum, düşüncelerimizi etkiler. Bugün gündelik yaşantımızda ve çalışmalarımızda tespit ettiğimiz birçok hata ve eksiklik, esas olarak bu tespite dayanmaktadır. Örneğin, üretim sürecinin herhangi bir noktasında olmayan yüksek öğrenim gençliği, entelektüel birikime ulaşma avantajı ve bu imkanı bulabilmekle birlikte, toplumsal yaşamın çelişmelerine üretim dışında olmanın verdiği dezavantajla birlikte bakar. Bu dezavantajın en önemli zararı, kendini ideolojik politik alanda yani bilinçlerde göstermektedir.

Bugün üniversitelerde birçok insan kendisini “bağımsız” olarak nitelemektedir. Yaşamda hangi kültüre bağlı iseniz oraya hizmet edersiniz. Ya kolektifin bilgi birikimi ve tecrübesine erişmiş kültürüne, ya da örgütsüz yığınları ideolojik, kültürel, siyasi ve idari denetimi altında tutan sistemin kültürüne.

Devrimci düşüncelerin kitlelerle buluştukları zamanlarda, birdenbire olmadık provokasyonlarla ortalığa dökülen “bağımsız”ların varlığı bu anlamıyla oldukça öğreticidir.

Devrimcilik, bir heves olarak kesinlikle ele alınmamalıdır. Devrimcilik okul bitene kadar, şu ya da bu yaşa kadar değil, tüm hayat boyu devam eden bir süreçtir. Başkan Mao’nun da dediği gibi; “Önemli olan, hayatımızın bir döneminde iyi şeyler yapmak değil, tüm hayatımız boyunca iyi şeyler yapabilmektir.”

Devrimcilik, ciddi ve ağır bir sorumluluktur. Kuramsal olarak devrim, devrimcilerin değil kitlelerin ürünü olacaktır. Devrimcilerin görevi her koşul altında mücadeleyi kesintisiz olarak devam ettirmek, genel strateji çerçevesinde kitlelerle sağlam, sarsılmaz ilişkiler kurmaktır. Öznellik ve nesnellik kesinlikle birbirine karıştırılmamalıdır. Günü kavrama ve müdahalede yapılacak hatalar bir bütün olarak devrimci hareketin kitlelerle olan bağlarını doğrudan etkileyecektir. Bu sebepten, herkesten bu işle uğraşması beklenmemelidir.

Bununla birlikte bu sorumluluğun altına girenler sınıfsal konumlarını (özelde yüksek öğrenim gençliği) her daim akılda tutmalı ve sürekli olarak kendileriyle mücadeleden vazgeçmemelidirler. “Liberal kimseler Marksizm’in ilkelerini soyut bir dogma olarak görürler. Marksizm’i kabul ederler ama onu uygulamaya ya da hakkıyla uygulamaya yanaşmazlar. Bu kimselerde, Marksizm de vardır ama, aynı zamanda Liberalizm de vardır. Marksizm’den söz eder, Liberalizmi uygularlar Marksizm’i başkalarına Liberalizmi kendilerine uygularlar. Bunlar her iki malı dağarcıklarında bulundururlar ve her birini kullanacak yer bulurlar. Bazılarının kafası işte böyle işler.” (Mao Zedung, Seçme Eserler II,3.b>,s.33)

Sade yaşamak ve halkın kaderini paylaşmak da Özgür Düşün iradesini kitlelere taşımada esas ilkelerden biridir. Örnek insan ve gerçek devrimci kendisine bir ilke olarak, emekçi halkla aynı kaderi paylaşma ve sade yaşamayı bir hayat felsefesi haline getirmeyi benimsemelidir. Toplumsal çelişmelere, doğru müdahale edebilmenin yolu, onu kavrama ve anlamadan geçer. Bu da o çelişmenin gerçekliğine dışarıdan bakarak değil, etinde kemiğinde hissetmekle mümkündür.

Örneğin üniversitelerde derslere girilmiyor, ders araları sigara ve anlamsız gevezeliklerle dolduruluyorsa ve kitle çalışmasından sadece duvara asılan afiş, kimsenin okumadığı bildiri dağıtma ya da eylemden eyleme bir avuç dünyadan habersiz insanla birlikte koşuşturma anlaşılıyorsa, orada öğrenci gençliğin temel çelişmesi görülemez, müdahale edilemez ve hatta genel anlamı ile hem kendine hem de iradeye zarar veren sekter bir anlayış oluşur. Bu nokta, kendi gerçekliğimizi tanımlama ve çevreye müdahalede kullanılan biçimlerin yaratılmasında doğru adım atmada gerçekten önemlidir. Kendi öz gücümüze güvenme, kitlelerin ileri unsurlarıyla birlikte hareket etme ve uzun vadeli siyasal kampanyalar esastır.

Temizlik, düzen, disiplin, zamanı dikkatli kullanma, sözünü tutma, elektrik ve su kullanımında tutumlu olma, kullanılan dilde sadelik ve üsluba özen gösterme gibi ayrıntılar gündelik yaşamda, olması gerektiği için değil, gönüllü olarak benimsendiği için bir devrimcinin hal ve hareketlerinde somutlaşmalıdır. Kitleler her şeyden önce devrimcilerin kara kaşına, gözüne, güzelliğine ya da konuşmadaki becerisine değil; oturuşundan kalkışına bir bütün olarak tutum ve davranışlarına dikkat eder. Çünkü devrimci birey, uğruna mücadele verdiği, bedel ödediği geleceğin yeni toplumunun bu güne bir yansımasıdır.

Şüphesiz ki bugün başta ilişkide olduğumuz birçok insan gibi bizler de mevcut toplumsal yapı içerisinde bulunmaktayız. Sistemin çürümüşlüğü, geriliği bir bütün olarak az yada çok tutum ve davranışlarımızda görülmektedir. Devrimcilere düşen görev, hiçbir küçük burjuva değer yargısına (kibirlilik, bencillik, pozculuk) kapılmadan, kimseyi ezmeden, hor görmeden herkesten öğreneceği bir şeyler olduğu bilinci ile insanları kucaklama, kendisiyle yüzleşme ve bireylerin hatalarını süreç içinde kırıcı, itici, aşağılayıcı olmadan çeşitli pratikler çerçevesinde ve kendi örnek kişiliğinde somutlaştırarak dönüştürmek olmalıdır.

Devrimci bireyin taşıması gereken özellikler elbette ki bu kadarla sınırlı değil. Ancak bu yazımızda günün acil ve öğretici ihtiyaçlarını tartışmayı uygun bulduk. Şu an bu yazıyı okuyan her bir okur, yazının bitiminde atacağı ilk adımda kendinde bir değişimin mücadelesini verecekse, bu yazı amacına ulaşmış olacaktır.

Sözü Başkan Mao’ya bırakarak yazımızı noktalıyoruz:

“İnsanlar, dağların ardındaki ya da denizlerin ötesindeki güzellikler yerine, yalnız ayaklarını altındaki toprağı görmeye alışınca, kuyunun dibindeki kurbağa kadar dar görüşlü olurlar. Oysa kafalarını kaldırıp evrenin sonsuzluğunu, yaşamın zenginliğini, insanlığın yüce davasının güzelliğini ve erdemini, insan yeteneklerinin çeşitliliğini ve bilginin verimini gördüklerinde daha alçak gönüllü davranmaya başlarlar.”