Bu konu felsefe tarihinde temel bir öneme sahip. Ve felsefenin ortaya çıkmasıyla birlikte tartışılan bir konu; aynı zamanda felsefeye yön veren bir özelliğe sahip. Teori ile pratik, düşünce ile madde veya toplumsal varlık ile toplumsal teori arasında nasıl bir ilişki olduğu, karşılıklı olarak birbirlerini nasıl etkilediği sorunu felsefeyi temel kutuplara ayırmıştır. Bugün de farklı argümanlara rağmen temel tartışma bu temel konular üzerinde sürdürülmektedir.

Bir süre önce Halil Gündoğan’ın “Mao Zedung -Değerlendirmeleri Üzerine-” adlı bir kitabı yayınlandı. Kitap Mao Zedung ve Mao Zedung-Çin Devrimi üzerine değerlendirmeleri ele alıyor. Kitabın içeriği ve kapsamı üzerinde bir değerlendirme amacında değiliz. Fakat yer yer Mao’nun felsefe öğretisinin anlaşılmadan bu konuda eleştiri konusu yapıldığını gözlemliyoruz. Özellikle başlıkta ifade edilen temel sorunda Mao’ya bir eleştiri vardır. Yazar, daha önce (1970’li yıllarda) yapılmış olan bazı değerlendirmelerden aktarma yaparak, “düşünce ile varlığın” veya “toplumsal düşünce ile toplumsal varlığın özdeşliği” konusunda Mao’yu eleştirir.

Eleştirinin temeli ’70’li yıllarda Halkın Birliği dergisi tarafından yapılan bir değerlendirmeye dayanmaktadır. Halkın Birliği’nin eleştirileri Marks öncesi materyalizmin bakış açısına dayandığı söylenebilir. Ve konunun özü anlaşılmadan, o günün politik atmosferinde Mao’ya haksız felsefi bir eleştiri yapılmıştı. Ve oldukça da zorlama ve uç eksenliydi. Eleştiriyi yapanlar, esas olarak kaba-mekanik materyalist bir tutum ve yorum içindeydiler. Sanki Marks sonrası materyalizmle alakaları yokmuş gibi…

Daha sonraları Garbis Altınoğlu, bu değerlendirmeleri bir kitapta derledi. Ve Halil Gündoğan da Garbis Altınoğlu’nun Lenin’den aktardığı “düşünce ile varlığın özdeşliğini kabul etmek idealizmdir” mealinde bir pasajını doğru kabul ederek; “Mao bu tezi savunduğuna göre, felsefeye nasıl katkı yapmıştır” temelinde bir soru sormakta ve bu temelde “Mao’nun yanlışlığı” Lenin’le gerekçelendirilmeye çalışılmaktadır. Aktarılan Lenin’in pasajı şöyledir:

“Genel olarak varlık ile genel olarak bilinç nasıl özdeş değillerse, toplumsal varlık ile toplumsal bilinç de özdeş değillerdir.” (Materyalizm ve Ampiriokritisizm, İnter, 2. Basım, sf. 373)

Mao’nun da geniş, basit ve açıklayıcı, aynı zamanda Marksist-materyalist bilgi teorisine dayanan yazılarından aşağıdaki pasajlar aktarılarak, Lenin’le çeliştirilir. Aslında biçimsel olarak bakıldığında ve tarihsel özelliklerinden koparıldığında gerçekten birbirinin zıddını ifade ediyorlarmış gibi görünüyor. Biri son derece açık “toplumsal bilinçle toplumsal varlık arasında özdeşlik kurmak idealizmdir” diyor; diğeri ise, “bilinçle varlık arasında özdeşlik kurmak materyalist bilgi teorisinin bir gereğidir” diyor. Bu açık iki zıt söylem arasında okuyucu yönlendirilerek, Lenin’le Mao “mahkûm edilmiş” oluyor!

Mao şöyle diyor:

“… Bazıları bunun bazı çelişmeler için geçerli olmadığını sanırlar. Örneğin, üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişmede üretici güçlerin birincil yön, teori ile pratik arasındaki çelişmede pratiğin birincil yön, ekonomik temel ile üstyapı arasındaki çelişmede ekonomik temelin birincil yön olduğunu ve bunların karşılıklı durumlarında hiçbir değişme olmadığını düşünürler. Bu diyalektik materyalist anlayış değil, mekanik materyalist anlayıştır. Evet, üretici güçler, pratik ve ekonomik temel genellikle birincil ve belirleyici rol oynarlar; bunu inkâr eden materyalist değildir. Ama aynı zamanda kabul edilmelidir ki, üretici güçler, teori ve üstyapı gibi yönler de belirli koşullarda birincil ve belirleyici rol oynarlar. Üretici güçler üretim ilişkilerinde bir değişme meydana gelmeden gelişemez duruma geldiklerinde, üretim ilişkilerindeki değişme birincil ve belirleyici rol oynar. Lenin’in ‘devrimci teori olmadan, devrimci hareket olamaz’ dediği zamanlarda devrimci teorinin yaratılması ve savunulması birincil ve belirleyici rol oynar. Eğer herhangi bir görev yerine getirilecekse ve henüz bir yol gösterici çizgi, yöntem, plan ya da siyaset yoksa birincil ve belirleyici olan şey yol gösterici bir çizgi, yöntem, plan ya da siyaset saptamaktır. Üstyapı (siyaset, kültür vb.) ekonomik temelin gelişmesini engellediğinde, siyasi kültürel değişiklikler birincil ve belirleyici olur. Bu söylediklerimiz materyalizme aykırı mıdır? Hayrı. Çünkü bir yandan tarihin genel gelişmesi içinde maddi olanın zihinsel olanı, toplumsal varlığın toplumsal bilinci belirlediğini kabul ederken, öte yandan da zihinsel olanın maddi şeyler üzerindeki, toplumsal bilincin toplumsal varlık üzerindeki ve üstyapının ekonomik temel üzerindeki etkisini de kabul ederiz; zaten bu zorunludur. Bu materyalizme aykırı değildir. Tam tersine mekanik materyalizme karşı çıkmak ve kararlılıkla diyalektik materyalizmi savunmak demektir.” (Mao Zedung, Seçme Eserler, C. 1, Kaynak, 4. Basım, Sf. 443)

“Ayrıca bunlar, maddenin bilince bilincin maddeye dönüşebileceğini de anlamıyorlar; oysa bu sıçramalar günlük yaşamda durmadan yinelenmektedir. Bu nedenle, yoldaşlarımızın, diyalektik materyalist bilgi teorisiyle yetiştirilmesi gerekiyor. Böylece, düşüncelerini doğru yönlendirebilir, araştırmada, incelemede ve deneyimlerini özetlemede gelişme sağlar, güçlükleri yener, daha az yanlış yapar, işlerini daha iyi görürler…” (Mao Zedung, Pratik ve Çelişki Üzerine, Epos, Sf. 197)

Mao’nun basit ve açıklayıcı aynı zamanda Marksist-materyalist bilgi teorisine dayanan bu fikirleri Lenin ile çeliştirilir. Aslında biçimsel olarak bakıldığında ve tarihsel özelliklerinden koparıldığında gerçekten birbirinin zıddını ifade ediyorlarmış gibi geliyor. Biri son derece açık “toplumsal bilinçle toplumsal varlık arasında özdeşlik kurmak” idealizmdir diyor. Diğeri ise “toplumsal bilinçle toplumsal varlık arasında özdeşlik kurmak” materyalist bilgi teorisinin gereğidir diyor. Bu açık iki uç söylem arasında okuyucu yönlendirilerek, Lenin ile Mao mahkum edilmiş oluyor.

Lenin o günün koşullarında maddeyi veya varlığı duyuma indirgeyen; duyum dışında bir madde tasavvur edemeyen, aynı zamanda birçok idealist anlayışla mücadele eder. Mücadelenin esas yönü düşünceden, ideadan, duyumdan bağımsız varlığın ispatıdır. Dolayısıyla Marks öncesi kaba materyalistlere L. Feuerbach, Diderot da dayanır. Ve tüm materyalistlerin genel geçer tezlerini tekrarlar. Yer yer eski materyalizmin görüş alanını hasımlarına karşı kullanır, örnekler verir. Bunlar anlaşılır ve neyin ilk veri olduğuna dair temel bir argümana aittir. Ama daha sonraları, Felsefe Defterlerinde Diyalektik Üzerine notlarında ise Mao’nun dayandığı tezleri dile getirir. Ve daha çok karşıtların birliği ve dönüşümü üzerine diyalektik özellikler ortaya koyar.

Marks öncesi materyalizm ile sonraki materyalizm arasındaki farkı ortaya koyabilecek cevap, Mao’nun açıkladığı temeldedir. Ayrım noktaları, başka nasıl ortaya serilecek. Mao, mekanik eski materyalizmden yeni Marksist materyalizme geçiyor; onun üzerinde ve onun bakış açısı ile bilime yaklaşıyor. Burada sadece basit anlamda madde-varlık ile bilinç-düşünce arasındaki ilişkiyi, birinin etkin diğerinin pasif yansıma şeklinde ele almıyor. Bunlar arasındaki diyalektik tarihsel ilişkiyi vurguluyor. Doğadan, doğa bilimlerinden insan tarihine, toplumsal-sosyal olanın alanına geçiyor. Marksist bilgi teorisini anlaşılır bir biçimde açıklıyor. Yanlış bakış açılarının düzeltilmesi için diyalektik ve materyalist yönsemeler sunuyor.

Kabaca ele alırsak; düşünce-bilinç, toplumsal-bilinç, teori, üstyapı vb. olgular pasif bir yansıma değillerdir. Bir şeyin aynaya düşmesi, bir görüntünün suya düşmesi gibi bir gölge, bir siluet gibi yansıma değildir. Buradaki yansıma tarihin, insan pratiğinin, on bin yılları aşan insan emeğinin ve ilişkisinin bir sonucu ve yaratımıdır.

Değiştirmek, dönüştürmek, yaratmak ne demektir? Nasıl olur? Hayvanlar da doğada beslenirken doğal olarak bazı değişikliklere neden olurlar; ya da doğanın kendisi de işleyişi gereği değişmesine yol açar. Ama insan doğasının değişikliği ve değiştirme gücü-yeteneği doğa gibi değildir. Tasarım, plan, bilinç, teori yüklüdür. Üretim denilen insansal süreç vardır. Sınıf mücadelesi denilen toplumsal süreç vardır. Kültürel-sanatsal vs. denilen bir süreç vardır.  Kendiliğinden taştan devasa binalar inşa olmaz; doğa, kendiliğinden dünyayı saran demiryolları, otobanları meydana getirmez…  Doğaüstü bir gücün yardımı ile insan aya uçmaz; uydular uzaya gitmez, dev uçak ve deniz filoları meydana gelmez. Eski mekanikten kuantum mekaniğine gelen teknoloji, düşüncenin maddeye dönüştüğünün kanıtıdır. Engels, zaten bunu vurgular.

Evet, bunlar doğa sayesinde; madde sayesinde ve onun ilk varlık olması, ilk veri olması ve de doğal olarak onun değişmesi ve gelişmesinin bir neticesinde olur. İnsan da bir doğadır, onun bir parçasıdır: taş, ağaç, su vs. gibi moleküllerden-elementlerden-atomlardan oluşmuştur. Ama onlardan farklı, bilinç dediğimiz bir şey yüklenmiştir. Bilinç de onun üretim süreci-pratiği, doğayı ve kendini değiştirme sürecinde oluşmuştur ve bin yılları bulan deneyiminin bir parçasıdır. Burada edilginlik yoktur. Etkinlik vardır. İnsan denen şey, cisim ve bilincin aynı anda yüklü olduğu bir varlıktır. Baş ayakları, ayaklar da başı taşır ve yönlendirir. Ayaklar ve başlar aynı cismanidirler.  Ve hayvandakinden farklı işlev görürler. Bilinç ve maddenin birliği insanda ve onun sosyal yapısında ifade olur. Teori pratiğe dönmese, toplumsal hayat ilerlemezdi, düşünce çıktığı nesneye-maddeye dönüşmeseydi sanayi dediğimiz aşamaya gelinmez, insanlık ilerlemezdi. Bu durum, bu öğelerin birbirine dönüşümü sayesinde olmuştur. Bu tartışılacak veya kabulü materyalizme helal getirecek bir olgu değildir. Tersine materyalizmin kendisidir.

Toplumsal bilgi-teori-düşüncenin yapısı, işlevi ve kaynakları sorunu, varlık ile düşünce arasındaki ilişkide hangisinin ilk veri olduğu temel tartışmanın bir parçası ve onun devamını tamamlayan bir içeriktedir. Eski materyalistler, varlığın-maddenin ilk veri ve düşüncenin ikinci veri olması dışında, toplumsal pratik ve toplumsal düşüncenin rolü ve yapısı konusunda fazla bir ilerleme sağlayamamışlarıdır. Özelikle bu yön idealistlerin ilgilendikleri bir alan olmuştur. Marks’ın materyalizmi, eski materyalizmden farklıdır. Marks, ağırlıklı olarak materyalizmi toplumsal süreçler bağlamında geliştirir. Maddeyi bir yana düşünceyi diğer yana koymaz. İlk veri sorununu geçtikten sonra, bunlar arasında bir birlik kurar. Bu birlik veya özdeşlik, düşünceden, bilgiden bağımsız bir varlığın daha önce olmadığı şeklinde değildir. Tersine, düşünce bir defa meydana geldikten sonra kendi nesnesiyle kopmaz bir bağ oluşturur. Birlik-özdeşlik veya birbirine dönüşüm bu bağ üzerinde kurulur. Ve aynı zamanda birlik süreçsel olduğu için diyalektik karakterdedir. Eski materyalizm, bu bağı yeterince çözemez. Dolayısıyla, düşünce ve madde birlik içinde ele alınmadığında bu ilişki mekanik bir düzeye indirgenir. İlişki diyalektik değil, mekaniktir. Mao da çoğunlukla materyalizmi bu anlamda kavrayanlara karşı diyalektiğe dayanarak, Marksist bilgi teorisini derinleştirir.

Diyalektik, karşıtlar’ın nasıl özdeş olabileceklerini (ve olduklarını) – hangi koşullar içinde birbirlerine dönüştüklerini,- niçin insan aklının bu karşıtları ölü ve donup kalmış şeyler olarak değil de canlı, koşullanmış, hareketli, birbirine dönüşen şeyler olarak göz önünde tutması gerektiğini gösteren teoridir.” (Lenin, F. Defterleri, sf. 90)

Mao’yu anlamadan ya da kasıtlı eleştirenlerin dikkat etmediği bir husus vardır: o da Mao’nun yukarıda Lenin’in işaret ettiği hususu sık sık dile getirmesidir. Yani belli koşulları göz ardı ederseniz, bu koşulları zaman ve mekân bağlamı dışında soyut düzeyde ele alırsanız, mekanik bir materyalizm cephesinde yerinizi almış olursunuz. Mekanik materyalist anlayışın, devrimci özneler içinde uzun bir süre hükümranlık kurduğunu biliyoruz.

Ayrıca; “varlık ile düşünce” veya “toplumsal varlık ile toplumsal düşünce” arasında özdeşlik ilişkisini kurma şerefi Mao’ya ait değildir. Mao’dan önce bu ilişki zaten kurulmuştur. Mao’nun yaptığı bunu daha derin ve anlaşılır hale getirmektir. Her nedense bundan dolayı Mao idealist olur!

Felsefenin temel sorununun bir parçası olarak Engels’in bu konudaki izahatı şöyledir:

“Düşüncenin varlığa, tinin doğaya ilişkisi sorununun, bütün felsefenin bu en yüksek sorununun kökleri, tıpkı her dinde olduğu gibi, yabanılık çağının kısıtlı ve bilisiz kavrayışlarındadır… Ayrıca ortaçağın skolâstiğinde büyük bir rol oynamış olan düşüncenin varlığa göre durumu sorunu, tinin mi yoksa doğanın mı, hangisinin esas öğe olduğu sorunu, bu sorun, kilise bakımından, şu keskin biçimi aldı: dünya Tanrı tarafından mı yaratılmıştır, yoksa bütün öncesizlik boyunca var mı idi?

Bu soruyu yanıtlayışlarına göre filozoflar iki büyük kampa ayrılıyorlardı. Tinin doğaya göre önce gelme özelliğini ileri sürenler ve buna göre de son aşamada, ne cinsten olursa olsun dünya için bir yaratılmayı kabul edenler, bunlar idealizm kampını oluşturuyorlardı, doğayı esas öğe sayanlar ise materyalizmin değişik okullarında yer alıyorlardı.

Başlangıçta iki deyim: idealizm ve materyalizm, bundan başka bir anlama gelmiyordu, biz de burada, onları başka bir anlamda kullanmayacağız…

Ama düşüncenin varlıkla ilişkisi sorununun bir başka yönü daha vardır: bizim çevremizdeki dünya hakkındaki düşüncelerimiz ile bizzat bu dünya arasında nasıl bir bağıntı vardır? Bizim düşüncemiz gerçek dünyayı bilebilecek durumda mıdır? Gerçek dünyaya değin tasarımlarımızda ve kavramlarımızda gerçekliğin doğru bir yansısını verebilir miyiz? Bu soru, felsefe dilinde düşünce ile varlığın özdeşliği sorunu diye adlandırılır ve filozofların büyük çoğunluğu bu soruya olumlu yanıt verirler…

Ama daha bir dizi başka filozof da var ki, dünyayı bilmenin, ya da en azında dünyanın tüketici bilgisinin olanaklı olup olmadığını sorgularlar. Modernler arasında Hume ve Kant bunlardandır ve bunlar, felsefenin gelişmesinde çok büyük bir rol oynamışlardır. Bu görüş tarzını çürütmek üzere söyleneceklerin özü, Hegel tarafından söylenmiştir; Feuerbach’ın materyalist açıdan buna eklediği, derin olmaktan çok zekicedir. Bu felsefi saplantının en çarpıcı çürütülmesi, bütün öteki saplantılarda olduğu gibi, pratiktir, özellikle deneyim ve sanayidir. Eğer biz, doğal bir süreç hakkındaki anlayışımızın doğruluğunu, bu süreci biz kendimiz yaratarak, onu koşullarından çıkarıp varlık haline getirerek ve onu kendi amaçlarımıza hizmet ettirerek tanıtlayabiliyorsak, Kant’ın bilinemez ‘kendinde-şey’inin işi biter. (Friedrich Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, Sol, 3. Baskı, sf. 21, 22,23)

Yukarıda Engels’in işaret ettiği, “bizim çevremizdeki dünya hakkındaki düşüncelerimiz ile bizzat bu dünya arasında nasıl bir bağıntı vardır? Bizim düşüncemiz gerçek dünyayı bilebilecek durumda mıdır?” felsefe sorunu, “düşünce ile varlığın özdeşliği” biçiminde kavramlaştırılır. Bu özdeşliği kabul etmeyenler, bilinemezciler olarak tanımlanan Kant ve Hume’dur. Materyalistler ve idealistlerin önemli bir bölümü bu “özdeşliği” kabul eder. Lenin, Engels’ten “bu soruya… filozofların büyük çoğunluğu tarafından olumlu yanıt verilir” pasajını aktardıktan sonra “ve bununla yalnızca tüm materyalistleri değil, aynı zamanda en tutarlı idealistleri (Hegel’i)… de kastetmektedir” (Lenin, Materyalizm ve Ampiriokritisizm, İnter, 2. Basım, sf. 115) diye devam ederek tasdikte bulunur.

“Düşünce ile varlığın özdeşliği”, felsefenin temel sorununun bir parçasıdır. Bu “birliğin” (burada “birlik” ve “özdeşlik” aynı şeyi ifade eder) ilk ifade tarzı Mao’ya ait değil, Engels ve daha nice filozofa aittir. Ve bu özdeşliği, Engels de Lenin’in yukarıda belirttiği gibi tüm diğer materyalistler gibi onaylar.

Buna Kant, Hume gibi bilinemezciler-agnostikler itiraz ederler. Kant, dualisttir; onda numen ve fenomen dünyası ayrıdır: kendinden şey ve bizim için şeyler vardır. Hume, duyumcudur; duyumlarımız dışından “nesne-madde” tanımlaması problemlidir: duyum dışında dış dünya tasavvuru sorunlu olduğu için de bilginin hakikat ile ilişkisi konusunda Hegel gibi idealistlerden farklı bir akım içindedir.

“Karşıtların özdeşliği, doğanın (ve zihnin ve toplumun da) bütün fenomen ve süreçlerindeki çelişkin, birbirlerini karşılıklı olarak dışındalayan, karşıt yönsemelerin varlığının kabul edilişidir (keşfedilişidir).”  (Lenin, Felsefe Defterleri, Sosyal yayınları, Sf. 303)

Dikkat edilirse Lenin burada, açık bir biçimde “özdeşliği” istisnasız tüm süreçlerin bir unsuru veya durumu olarak değerlendirir. Şurada geçerli, burada geçersiz diye yasa tanımı yapmaz. Dolayısıyla, zaman ve mekânı göz önüne almaksızın niçin, nasıl söylendiğine bakmaksızın, Marksist düşünürlerin dediklerini birbirinin karşısına koymak doğru değildir.

“Somut’tan soyuta yükselen düşünce –doğru ise- hakikatten uzaklaşmaz, tam tersine hakikate yaklaşır. Madde ve doğal yasa soyutlamaları, değer soyutlaması, vs., kısaca bütün bilimsel (yani, doğru, ciddi, keyfi olmayan) soyutlamalar, doğayı daha derinlemesine, daha doğru şekilde ve daha tam olarak yansıtmaktadır. Canlı sezgiden soyut düşünceye ve soyut düşünceden de pratiğe- hakikat bilgisinin, nesnel gerçeklik bilgisinin diyalektik yolu işte budur. (Lenin, F. Defterleri, sf. 138)

“Nesnel dünyayı sadece yansıtmakla kalmaz insan bilinci, yaratır aynı zamanda.”   (Lenin, F. Defterleri, sf. 173)

“Görüngü ile kendinden şey arasında hiçbir ilkesel ayrım yoktur ve olamaz. Yalnızca bilenenle henüz bilinmeyen arasında ayrım vardır. Biri ile öteki arasında özel ayrımlar koyma gibi… icatlar koymak uyduruktur.” (Lenin, Materyalizm ve Ampiriokritisizm, sf. 119)

“Elbette madde ile bilinç arasındaki karşıtlık da yalnızca çok kısıtlı sınırlar içinde mutlak bir anlama sahiptir: eldeki durumda, yalnıza neyin birincil, neyin ikincil kabul edileceğine ilişkin bilgi teorisinin temel sorusunun sınırları içinde. Bu sınırlar dışında bu karşı karşıya koymanın göreliliğinden kuşku duyulamaz.” (Lenin, F. Defterleri, sf. 171)

Şimdi Lenin’in ifade ettiği ilk veri sorunu dışında, madde ile bilinci karşı karşıya almak doğru mudur? Veya Mao’nun ifade ettiği, “madde ile düşünce arasındaki özdeşlik” ilişkisi, Lenin’in, daha önceleri Engels’in anlaşılır bir dille ifade ettiği açıklamalarından zerre kadar bir farkı var mıdır?

 

(Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi 1-15 Nisan 2016 tarihli sayısında yayınlanmıştır.)