Deccal = Emperyalizm 

Günümüzde birçok devrimci harekette komplo teorisyenlerinden siyaset öğrenmiş olanların emperyalizm anlayışı Lenin’in emperyalizm teorisinin yerine ikame edilmiştir. Öyle bir hâl almıştır ki adeta emperyalizm ve gizli tarikatvari örgütlerin dünyanın kaderini ve tüm tarihi belirledikleri görüşü toplumsal kabul noktasına varmıştır. Doğal olarak bu toplum içinde olan devrimcilerin bu hastalıklı bakış açısından etkilenmesi kadar basit bir durum yoktur. Biz devrimci materyalistler olaya çelişme yasası temelli bakarız. Bizim bakışımıza göre en genel anlamda toplumsal kutuplaşmalar yabancılaşmanın hallerinden beslenir. Ve en temel hâli de iktisadi alanda yaşanandır. Bu nedenle tarihin yönünü belirleyen en temel dinamiğin sınıf çelişkileri olduğunu, üretim ilişkileri kolektif fayda eksenli özgürleştirici yönelimle düzenlenip mülkiyetçi sınıflar ortadan kaldırıldığında insanlığın “altın çağ”ına ulaşacağını ortaya koyarız.

Genel kanı emperyalizmin tüm dünyada siyaseti belirlediğini ve yalnızca “biz” kapsamına giren muhalefetin bundan azade olduğunu düşünen çarpık bir bakış açısı dünya halklarının bilincinde hakimdir. Öyledir ki dahil olmadıkları her toplumsal muhalefetin emperyalizm tarafından dizayn edilip o ülkede emperyalizmin çıkarları için siyasal düzene ayar verdiğini ortaya atarlar. Arap Baharı emperyalizmin tezgahladığı bir komplodur. Bu yaklaşıma göre en belirleyici emperyalist efendi de ABD’dir. Öyle ki onun müdahale etmediği toplumsal çelişki yok gibidir. Dünyada ABD ile karşı karşıya gelmek anti-emperyalizm kriterine dönmüştür. İkinci ülkeyi sorsanız İsrail derler. Dünyayı bu efendiler yönetirken biz muhaliflerin şansı nedir? Bu arkadaşlar “biz” kapsamına giren güçlerin ve kendilerine paralel gördükleri örneklerin emperyalizme rağmen olduklarının farkındadırlar. En azından bu kadarı onlar adına umutlanmamız için yeterlidir. Bu hastalıklı yaklaşıma göre emperyalist güçlerin arzularıyla çakışan her toplumsal talep de kötüdür. Yarı veya yeni sömürge olarak tanımladıkları tüm ülkelerin emperyalizm tarafından mutlak olarak yönetildiğini düşünürler.

Emperyalizm Kâğıttan Kaplandır

Peki Marksistler bu fikirlere nasıl yaklaşmalıdır? Öncelikle bütün bu iddianın çöplüğü, çelişme yasasından hareketle yorumlamamızda karşımıza çıkar. “İç çelişki belirleyicidir.” Yani hiçbir şey mümkünatının sınırlarından daha farklı bir şeye dönüşmez. Dışsal hiçbir müdahale, şeylerin iç çelişmelerini ve yapısını belirleyemez. Genel anlamda anti-emperyalist dalganın yükselişte olduğu 68 kuşağından yetişen devrimci önderlerin çoğunluğu, baş düşmanın EMPERYALİZM olduğu görüşünü, yarı sömürgelik halinden ve çağ tespitinden hareketle ortaya koymuşlardı. Bu nedenle de çoğunlukla baş düşmanın emperyalizmin kendisi olduğunu ortaya koyup siyasal hedeflerinin merkezine de emperyalist ülkeleri koydular. Bir komünist önder onlarla hemfikir değildi. İbrahim Kaypakkaya, emperyalizmle yarı sömürge bağlardan kurtulmaktaki esas hedefin yerli işbirlikçiler olduğunu ve Kemalist rejimle mücadele edilmeden bu mücadelenin başarılı olamayacağını ortaya koymuştu. Ortaya koyduğu kuramı ve stratejisini en benimsemeyen devrimciler bile İbrahim’in bu fikrini incelediğinde hak vermek zorunda kaldılar. Nitekim 71 devrimci çıkışından sonraki süreçte, 1974’ten itibaren emperyalizmin yerli işbirlikçileri ile mücadele devrimci hareketin ana gündemine girmiş oldu. Bugün, geçmişin devrimci hareket taraftarı milyonların faşist partilerin seçmenine dönüşürken anti-emperyalist söylevlerine bolca şahit oluruz. Bu bakış açısı yarı sömürge ülkede bu kadar yoğun anti-emperyalist söylevin milliyetçiliğin gelişimine katkısına örnek olacağını düşünüyoruz. Şayet topuzun ucunu kaçırırsak emperyalizmle bağımlılık ilişkilerine sahip olmasına rağmen kendi ulus devleti olan hâkim ulusların anti-emperyalist söylevlerle ne kadar şovenleşebileceğinin göstergesidir.

Emperyalizm tüm gücünü gerçeklerle bağ kurup, realist zeminde sahadaki dengelere yatırım yapmasından alır. Sahadaki güçlerin hangisinin kazanacağına bağlı bir sonuç için zar atmayı da pek sevmez. Bu nedenle genellikle mümkün olduğunca sahadaki tüm taraflarla ilişkilenmeye ve kim gelirse gelsin işini yürütmeye öncelik verir. Aksi durumda aşırıya kaçmasının bedelini sahadaki yardakçısının kaybına paralel kendi kaybı da izleyecektir. Sahadaki güçlerden sadece sınırlı bir kesimle ilişkilenebildiğinde tarafını seçme eğilimi gelişir.

Emperyalistler vaatlerle müttefiklerini değiştirmeyi pek de sevmezler. Uzun vadeli, istikrarlı ve güven veren işbirlikçiler arzularlar. Harekât alanı, manevra kabiliyeti, efendilerine karşı güçlü olan güçlere yatırım yapmak onlar için risklidir. Çünkü daha cazip anlaşmalarla rakip emperyal kutuplara yanaşmaları yarı yolda bırakılan efendi için pek de memnun edici olmayacaktır. Örnek olarak bakarsanız ABD’nin trilyon dolar harcadığı Irak’ta siyasal sistem ABD’nin Körfez Savaşı maharetiyle İran’ın eline geçmiştir. ABD emperyalizmi bunu yaşamak için bunca operasyon yapmadı. Bu sonuç onlar için çok arzulanan bir durum da değildi.

Şayet ABD-İsrail-AB emperyalistleri o kadar kudretli olsalardı Irak’ta koalisyon güçleri bu hezimeti yaşamazlardı. Türkiye’de yaşanan Patriot-S400 krizi de bu çerçeveden ele alınabilir. Filipinler ABD’nin eski sömürgesidir ve bugün de önemli ölçüde ABD emperyalizminin yarı sömürgesidir. Filipinler Devlet Başkanı Rodrigo Duterte’nin çılgın karakterini ve skandallarını incelerseniz ABD devlet başkanına cinsiyetçi küfürler edip defalarca kez aşağılayarak konuşması ABD emperyalizmin yarı kral gücündeki kutsal makamlarına dil uzatılması pek de uşakların cüret edebileceği ve göz yumulacak bir davranış değildir. Aslına bakarsanız yarı sömürgelik öyle herkesin rolünü kabullenip kendilerine suflör tarafından okunan metne kaldığı bir düzen değildir. Yarı sömürgelik arzuların ötesinde iktisadi bir mahkûmiyet gerçekliğidir. Bu iktisadi mahkûmiyet siyasi mahkûmiyeti de getirir. Her normal mahkûm gibi yarı sömürgeler de fırsatını bulduğunda özgürleşmek derdindedirler. Emperyalizm sömürgecilik-yayılmacılık demektir. Bunun tarihi Roma’dan Osmanlı’ya, batı imparatorluklarından günümüz kapitalist-emperyalizmine uzanan bir evrimsel süreçle bu merhaleye ulaşmıştır. Emperyalistliğin olmazsa olmazlarından biri öncelikle mümkün olduğunca yerel kültür-siyasal gerçeklikle sömürgecilik ilişkileri sorunsuz ilerlemeli ve barışık olmalıdır. Onlar için yerli işbirlikçinin kim olacağı önemli değildir. Emperyalistler için önemli olan sömürgeciliklerinin devam edebilmesidir. Efendi ülke aldığı avantasını ve sömürgeciliğin bekasını önemser. Onlar için uşağın adı çok da önemli değildir. Tam da buradan hareketle AKP mi CHP mi MHP mi iktidara gelecek, bu onları pek de ilgilendirmez. Hepsini önden bağlamışlardır. Eğer çılgınlık yapan, emperyalizme problem yaratan biri çıkarsa onu terbiye etme ya da daha ötesinde kurtulma hedefi güderler. İlk hedefleri içişlere çok da karışmakla ilgili değildir. Bu hem çok çetrefilli hem de çok sakıncalı bir iştir. İçişlerine karışılan toplumlarda ters tepkinin gelişmesi oldukça muhtemeldir. Bu ilkenin temel dinamizmini Makyavelli’nin Prens-Hükümdar adlı eserinde görebilirsiniz. Zapt edilen yere eski yönetici aileden işbirlikçiler atanıp onların vasıtasıyla yönetmeyi tavsiye eder.

Emperyalist ülkeler çıkar ilişkilerinde gerçekliği merkeze katarken sahadaki etkili her dinamizmi hesaba katmaya çalışırlar. Sadece ekonomi-politikayı mı hesaba katarlar? Tabii ki hayır. Esen rüzgârdan, akan nehirden, yükselen güneşten, ağacın gölgesinden, suyun kaldırma kuvvetinden faydalanırlar. Peki rüzgârın esmesinden, nehrin akmasından, güneşin yükselmesinden, ağacın gölgesinden ve suyun kaldırma kuvvetinden onlar istifade ettiğinde bizler bunlara karşı mı çıkıyoruz. Emperyalizmin faydasına olan her yaşama ve varoluşa karşı çıkabilir miyiz? İşte tam da bu noktada ulusal kurtuluş, sınıf, cinsel özgürlük ve cinsiyet eşitliği, ekoloji gibi herhangi bir toplumsal hareketten emperyalistler fayda gördüğünde biz karşısına mı dikileceğiz? En genel devrimci ilke zulme karşı haksızlığa uğrayandan (mazlumdan, mağdurdan, özgürlükten, insan haklarından, ekolojiden) yana bir özgürleşmeyi desteklemektir. PYD’nin, KDP’nin ABD veya Rusya’yla gireceği hiçbir ilişki Kürtlere yapılan zulmü, ulusal haklarının gasp edilişini, işgali meşrulaştırmaz ve kurtuluş mücadelelerini, bağımsızlık taleplerini gölgelemez. Eğer Kürtlerin özgürlüğü başka ülkeleri rahatsız ediyorsa devletlerini yanlış arsaya kurduklarındandır. Arap Baharı da böyledir. Arap halklarının özgürlük ve demokrasi mücadeleleri, feminist hareketleri, sınıf hareketleri vs. Ortadoğu’da emperyalist kutuplardan birinin işine yarayıp öbürüne kaybettirebilir. Bu durumda biz hangi emperyalist güç ne kazanır ne kaybederden hareketle bu toplumsal mücadelelere yaklaşamayız. Sanki güllük gülistanlık rejimlerde yaşıyorlardı da “Rahat mı battı da isyan ettiler?” diyemeyiz. Sonuç olarak haksızlık zorbalık varsa isyan da doğar. Bu hareketlerin meşruluğu bizim meşruluğumuz gibidir. Hak aramak her halkın, ulusun, emekçi sınıfın ve mağdurun başvurabileceği doğal bir durumdur. Bizler sadece gerici hareketlere ve taleplere karşı çıkarız. İnsanlara dil, inanç, cinsiyet, ideoloji ve sömürülmeyi dayatan hareketleri halk düşmanı görür, karşı çıkarız. Bu tip hareketlerin emperyalizme etkisine bakamayız. “Düşmanımın düşmanı dostumdur” yaklaşımı, komünistlerin tercih edeceği ve yaşama uyan bir yaklaşım değildir. Emperyalizm var olan çelişkilerden ve gerçeklikten beslenir. Emperyalizm gerçekliği ve çelişkileri tanrısal bir şekilde yaratmaz. Emperyalizmin yaratabildiği gerçeklik yaşamın iç çelişkilerin kabul edeceği ve yaşamdaki gerçekliklerin evirilebileceği yöne doğru uygun anda uygun müdahaleye dayanmaktadır. Emperyalistler olasılıkları hesaplarlar, gerçekliği tek taraflı belirleyemezler.

Dünyada gelişen her devrimci öfke, her isyan emperyalist sisteme uzun erimde vurulan birer darbedir. Kısa vadede tek tek emperyal kutupların kazanımlar edinmesi bu gerçekliği değiştirmeyecektir.

Yarı sömürge ülkelerde efendiler ellerinden geldiği çerçevede kendi çıkarları için mücadele ederler. Bunu şu boyutlarda gruplandıralım:

  1. a) Emperyalist kampların tavırları ve çıkarları
  2. b) Ülkelerin tavırları ve çıkarları
  3. c) Şirketlerin ve kliklerin tavırları ve çıkarları
  4. d) Klikler içinde liderlik eksenli çıkar çatışmaları

Emperyalist bir kampın çıkarına olan durumlar bazen kamp içinde çelişkiler yaratır ve kampın bazı üyeleri bu çıkarlara aykırı hareket ederler. El altından ya da açıktan aksi yönde hareket edebilirler. İran ambargosunu delen ABD’li birçok şirket paranın aşkıyla kendi çıkarlarını öne koymuşlardır. AB üyesi emperyal güçler İran ambargolarını delmeyi tercih etmişlerdir. ABD Ukrayna’ya silah ve para yardımını Rusya aleyhine yaparken, Trump buna karşı başkanlık rakibinin açığını yakalamak ve diskalifiye etmek için şantaj yapıp yardımı durdurmuştur.

Devletlerin bazen varoluşları ile bazen de maddi, politik kar-zarar hesapları ile ilgili özellikle komşu ülkelerine karşı gelişen emperyalist kutupların saldırılarına karşı çıkabilmektedir. Örneğin Körfez Savaşları Türkiye’yi her zaman rahatsız etmiştir. Çünkü Kürdistan’ın kurulması, Türkiye’nin varoluşsal tehdit saydığı bir gerçekliktir. Bu durumda dahil oldukları kampların çıkarlarını bir kenara itip kendi çıkarları doğrultusunda hareket edebilirler ki bunun için örnek de çoktur.

Devletler bazen aynı kamp üyesi devletlerle düşman da olabilirler. Bu da genelde sınırdaş yarı sömürgelerin gerçekliğinde bolca çıkar. Efendilerini seçme şansları çok sınırlıdır ve aynı efendiler tarafından sömürülmekte, çoğu zaman onların çektiği ipe göre yön değiştirmektedirler. Ama hep böyle olmaz. Örnek olarak, Yunanistan ve Türkiye’nin Ege ve Kıbrıs’taki mücadeleleri ve ikisinin de İngiliz üslerinden ve Kıbrıs’taki gücünden duyduğu rahatsızlığı gösterebiliriz. Bu durumlar bazen de ülkedeki ana devlet politikasından zarar gören ve hasımları kazanan şirket ve kliklerce de ortaya koyulur. Bazen sivil bir ticaret ilişkisi bir savaştan zarar görebilir ve üstüne üstlük bir yığın sektörün karına karşı onların zararı kıyaslandığında kendi zararlarını esasa koyup aksi yönde sürece müdahale ederler.

Bazen şahıslar arası erk-liderlik mücadelesi, bazı durumlarda kişilerin kişisel öfkeleri, politik gruplar arası dengede kendi grubuna ya da şahsına faydadan hareketle de aksi yönde hareketler cereyan edebilir. Mesela Tansu Çiller’in başbakanlığı dönemi planlanan Öcalan’a suikast girişimlerinin Mesut Yılmaz tarafından Öcalan’a haber verilmesi bir Öcalan sevgisinden beslenmemektedir.

“Düşmanımın düşmanı dostumdur”un bariz iflas örneğini, Öcalan’ın Yunanistan tarafından Türkiye’ye ABD-İsrail eliyle teslim edilmesi olayı olarak verebiliriz. Çünkü hasımlar arasındaki husumetler pazarlıklar, tavizler, karşılıklı çıkarlarla da çözülebilir. Kıbrıs ve Ege meselelerinde taviz karşılığı Yunanistan Türkiye’ye Öcalan’ı vermiştir. Düşmanın düşmanıyla çelişkisi, farklı bir realitenin varlığından beslendiğinden, o çelişki bizim çelişkimizden bağımsız çözülebileceği için; bir meselede düşmanın düşmanıyla dostluğun çerçevesi de bu tip tablolarla doludur. Salt kişisel çıkarları için ailelerine, toplumlarına ihanet edişin yığınla örneği vardır. Tarihten dersler çıkarırsak hiçbir mülkiyetçi grup çıkarının, yeminli kardeşlik ve uşaklık içermediğini anlayabiliriz.

Yarı sömürgeler de bu nedenle efendilerinin başka uşak bulunca kendi kıymet ve çıkarlarının zarar görmesini istemezler, fırsatını buldukları an uşaklıktan sıyrılıp kendi efendiliklerine ulaşmak isterler.

Yarı Sömürgelerde Bağımsızlık Vizyonu ve Olasılıklar

Lenin yoldaşın emperyalizm teorisine, kendi tarihsel sınırlılıklarından bakıldığında, günümüz için bazı ekler kaçınılmaz olur. Dönemin en önemli teknolojik ve iktisadi aşaması ağır sanayidir. Artık ağır sanayi, Lenin döneminin hafif sanayisi değerine düşmüştür. Günümüzde nano-teknoloji, bio-teknoloji gibi ağır sanayi ötesi teknolojik gelişimler yaşanmıştır. Çok daha stratejik, çok daha karlı bu alanlar ağır sanayiden daha belirleyici olmuşlardır. Bu nedenle temel ölçüt, artık ağır sanayi değildir. Örnek olarak sudan veya atmosferden beslenen bir motor geliştirilecek olsa, bir anda emperyal bir ekonomik güce dönüşmek de ihtimal dahilindedir. Böylesi farazi bir gelişim, petrole dayalı ülke ekonomilerini de sarsıcı trajik değişimlerini yaratabilir.

Lenin’de çok farklı emperyalizm kavramları vardır; kapitalist emperyalizm, askeri-feodal emperyalizm, köleci emperyalizm, serbest-rekabetçi dönem emperyalizmi, sosyal emperyalizm, küçük emperyalizm. Askeri-feodal emperyalist geçmişi olan, kendi sömürgeleri ve geçmiş dönemde sömürgeciliği olan ülkelerde ulusların, gurur ve ütopyalarında çoğu zaman, eski şanlı döneme dönebilme arzusunu görürüz. Türkiye de kendi sömürgeciliği kapitalist-emperyalist bir iktisada dayalı olmadığı halde, kapitalist-emperyalistlerle çıkar dalaşına girme ve alanda ağırlık kazanma kavgalarından pek de geri durmamaktadır. Bu durumun tarihsel dinamosu anlaşıldığında küçük emperyalistlerin en temel arzusunun yarı sömürgeliği aşıp büyümek olduğu görülmektedir.

H. K. Zachariadis