Yaşamımız boyunca bizi tanımlayan birden çok kimlikle var oluyoruz. Mesleğimiz, unvanımız, etnisitemiz, cinsel yönelimimiz, cinsel kimliğimiz vs. Bu kimlikler yaşamda çeşitli alanlarda var olabilme ve belirli gruplara dahil olabilme imkanını bize sağladığı gibi kimi zaman da dışlanmamızın ve şiddete maruz bırakılmamızın da başat sebebidir.

Genelde bulunduğumuz ortamın koşullarına göre sahip olduğumuz kimliklerden biri veya birkaçı ön plana çıkar. Eğer azınlık olarak kodlanan bir kimliğe sahipsek bu kimlik diğer kimliklerimiz arasında daha görünür hale gelecektir.

Çevremizdeki insanların bize karşı tutumları ve bizi hayatlarında konumlandırdıkları yerler de bu kimlikler üzerinden şekillenir. Bizler de buna karşılık olarak kimliklerimizi bastırma veya daha fazla dışa vurma ihtiyacı hissedebiliriz.

Elbette ki tüm canlılar eşit yaşama, saygı duyulma, var olan kaynaklara erişebilme gibi birçok hakka sahiptir ve bu haklara sahip olurken kimliklerin belirleyici etkenler olmaması gerekir. Yine de bizleri kategorilere ayıran bu kimlikler, eşitlik istenci göz önüne alındığında kafa karıştırıcı,  ötekileştirici, ayrımın başladığı yeri belirleyen ve aynı zamanda da sınırlandırıcı etiketler olarak etki ederler.

Bireyi salt bir kimlikten ibaret görmek onu var eden binbir parça oluşu da yok saymak demektir. Üstelik beyan tanımadan yapılan kimlikleştirmeler kişinin var olmayı seçtiği, kendini ait hissettiği kimliği de tanımamak anlamına gelebilir ve bu da bireysel ve toplumsal bir yığın travmaya yol açar. Doğduğumuzdan beri öğretilerek büyütüldüğümüz ön yargılarla kendimize ve başkalarına karşı sistematik olarak kategorileştirmeye dayalı şiddetler uygularız.

Bazı durumlarda kimliklerin bizleri sınırlandıran etiketler olduğu, ayrımcılığı ve şiddeti beslediği üzerinde düşünsek de çeşitli mekanizmalarla zorbalığa maruz bırakılan kimliklerimize sahip çıkmak yaşamımızda bizim için elzem hale gelebilir. Çünkü devamlı dürtülen ve rahatsız edilen o parçamızı korumak, güçlendirmek ve bir nevi bakıma almak ihtiyacı içerisine gireriz.

‘Kişi hiçbir zaman gerçekleşmemiş bir öznelliği yapısöküme uğratamaz. Öznenin ölümünü ilan etmek için öncelikle kişinin kendi adına konuşma hakkının kazanılmış olması gerekir.[1]

Aynı şekilde toplumda ayrıcalıklı sayılan konumlarda ve kimliklerde olan bireyler de o konfor alanlarını terk etmemek için bir savaşım haline girerler. Sonuç olarak yaşanılan eşitliksiz hayatlar arasında bir çatışma sürüp gider. Bu sırada bireylerin veya grupların bu savaşta belirleyici olmayan kimlikleri iyice silikleşir, görünmez olur. Yani ya öylesin ya da böylesin gibi bir ikili sistem (binary)  üzerinden şekillenen hayatlara hapsoluruz.

Yaşamın bu şekilde örülmesi; ikiliğin dışında kalan varoluşları, değişkenliği, akışkanlığı kabul edilemez hale getirir. ‘Gri’ alanlar, belirlenemeyen, tanımlanamayan durumlar tedirgin eder, rahatsızlık verir ve şüphe uyandırıcı olarak kabul edilir. Dışlanır.

En marjinal sayılan kimliklerde dahi sınırlar çizilmiştir ve bunun dışına çıkılması kabul edilemez hale gelir.

Örneğin trans bir kadının aynı zamanda lezbiyen olabileceği gerçeği, o kişinin zaten hayatı boyunca defalarca ve defalarca ispatlanmaya zorlandığı cinsiyet kimliği üzerinde daha fazla şüphe çeker, baskıyı arttırır. Veya aynı trans kadının görünür şekilde dini bir inanca sahip olması, mesela diyelim ki tesettüre girmesi, hem dini çevrelerden gelen tehditlere maruz bırakılmasına hem de kendi komünitesinden dışlanmasına sebep olabilir.

Ataerkiyle olan mücadelemizde de yine bu ikiliğin içerisine düşme tehlikesi mevcuttur. Düşmanı salt bir cinsiyet kimliğinden ibaret görmek yerine bütünlüklü olarak yaklaşmamız yola daha sağlıklı bir şekilde devam etmemizi sağlayacaktır. Çünkü aslında şiddet binbir yüzüyle hayatlarımızın içerisinde içtiğimiz su kadar normalleşmiş ve kabul görmüştür. Bunu belirli bir cinsiyet kimliğine bağlı olarak düşünmenin dışına çıkamazsak o kimliğin eline bir silah olarak kendiliğimizden teslim etmiş oluruz.

Elbette ki erkek şiddeti, kadın cinayetleri ve cinsiyetçilikle örülü tüm eşitsizliklere bu kadar boğulmuşken kafamızı kaldırıp bu kimliklerden azade bir şekilde mücadele edebilmemiz çok zor ve çıkmaz bir yol olarak görülebilir. Ama faili kimlikleştirmek de oldukça tehlikelidir ve bu ikiliğin içerisinde potansiyel mağdurlar da belirlenir ve onlara mağdur kimliğinin dışına çıkma alanı yaratılmaz.

Feminist birey ve örgütler senelerdir kadın özgürlüğü alanında dişleriyle, tırnaklarıyla birçok kazanım elde etmişlerdir. Tüm bu kazanımlar çok değerlidir ve hayati önem taşır. Fakat feminist hareket düşmanı kimlikleştirmek üzerinden bir siyaset izlediğinde bunun bedelini hiçbir zaman statü sahibi, üst sınıf, beyaz, cisgender[2] heteroseksüel erkekler ödemez. Aynı şekilde dünya genelinde trans dışlayıcı radikal feminist örgütlerin (terf) var olmaları ve aktif politik eylemlilikler hayata geçirebilmeleri bize gösterir ki cinsiyet kimliği üzerinden yaşanılan eşitsizliklere karşı örgütlenen bireyler aynı şekilde başka kimliklere karşı da ötekileştirici politilakalar uygulayabilmektedirler.

Kriminalize edilen kimliklere karşı duyulan ön yargılar bitmek bilmeyen kriminal alanlar doğurur. Kişileri o alanların içine hapseder. Sınırlar o kadar belirgindir ki bu kimliklere dayatılan hayatın, gettoların dışına çıkamazlar. Zaman zaman kendi bedenleri içerisinde dahi sıkışıp kalırlar. Dışarı adım atıldığı an potansiyel birer suçluya dönüştürülürler. Belirli alanların içerisine sıkıştırılmanın bir sonucu olarak da bu grupların özörgütlenmelerini gerçekleştirmek dışında hak arayabilecekleri bir durum oluşamaz. Bu örgütlenme modellerinde de gruplar kanayan yaralarını sarmaya çalışırken başka başka yaralara tuz basabilirler.

Bu sebeple zulmü de acıyı da bir kimliğe, bir gruba indirgeyemeyiz. Kabaca baktığımızda en fazla zulme uğramış halkın dahi başka koşullarda, başka halklara eziyet ettiğini görebiliriz. Veya kendi ailesinden, eşinden şiddet gören bir kadının kendi çocuğuna uyguladığı şiddete tanık olabiliriz. Burada fail de mağdur da aynı kişi, tek bir birey olabilir. Tüm bunlar yine barındırdığımız çeşit çeşit kimlikler içerisinde harmanlandığımızda ortaya çıkan kendimizdir.

Üstelik bu öcüleştirilen kimliklerin birkaçının aynı bireyde bulunması kendi ‘güvenli’ alanlarında dahi kişileri güvensiz bir konuma sürükler.

Diyelim ki LGBTİ+ bir mültecinin zaten yaşamını devam ettirebilmesi için kısıtlanmış ve engellenmiş olan herşeyin yanında bir de kendi sosyal çevresi içerisinde LGBTİ+ kimliğinden ötürü maruz bırakıldığı şiddet şekilleri olabilir.  Birey artık ona tanınan tek yaşama alanını da kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığında bir seçim yapmak, hissettiklerini veya oluş şeklini bastırmak gibi kendini korumaya yönelik adımlar atmak zorunda bırakılabilir.

Veya en fazla sosyal dışlanma yaşatılan kesimlerden olan engellileri düşünelim. İş bulma, barınma, ulaşım, sağlıklı duygusal/cinsel ilişkiler yaşama gibi haklara erişimleri zaten bu kadar kısıtlı olan bu insanlar aynı zamanda da aile içinde ve iş yaşamında sıklıkla cinsel şiddete maruz bırakılırlar.  Bunun yanında sahip oldukları bir öcüleştirilmiş kimlik daha- diyelim ki çoğunluğun rahatsız olduğu bir dini inanç- bu kişilerin yaşadıklarının onlara reva görülmesi gibi merhametten yoksun tepkilerle iyice hayatlarını çıkmaza sokar.

Sadece kadın olarak bile ortalama bir iş ortamında insanlar fazlaca mobbing, mansplaining[3] ve çeşit çeşit tacizi her an enselerinde hissederek çalışmaya mahkum edilmişken, göçmen kadınların çalışma koşullarının  güvensizliği artık tahayyül edilemez bir hale gelir. Göçmen kimliğinden ötürü kadın, bir başka kadın olan iş arkadaşına sorunlarını dile getirdiğinde ırkçılıkla karşı karşıya gelebilir. Aynı durumu seks işçiliği gibi zaten bıçak sırtında çalışma koşulları dayatılan mesleklerde çok daha fazla görürüz.

İnsanları taraflaşmanın içine iten, bizden olan ve olmayan gibi kavramları ortaya atan bu ikili sistemi sorgulamadan herhangi bir soruna çözüm aramak, üstesinden gelinmiş gibi görünen her problemin altından başka başka problemler çıkmasına yol açacaktır. Acıların kıyaslanması daha önemli daha önemsiz gibi kategorileştirmeleri doğurur. Bazı hayatları öncelikli kılar. Bazı yaraları görünmez hale getirir. Eşitsizliği besler. Bir eşitsizlik daima başka eşitsizlikleri tetikler.

Kimlik sorunları için düşünmeye başladığımızda, en özelden en genele, olayları bütünlüklü ve kesişimsel bir şekilde ele alarak dikkatlice okumalar yapmak belki de atılacak ilk adımlardır. Faili bir kimliğe indirgemek yerine norm dışı olanı cezalandıran şiddetle mücadele yöntemleri geliştirmek, kendimizden başlayarak daha dezavantajlı gruplara olan yaklaşımlarımızı sorgulamak, hassas olanları ve hassas alanları gözetmek, potansiyel failler-mağdurlar yaratmadan, durumları belirli gruplara mal etmeden ve yüzleşmeyi göze alarak ilerlemek hem anlamak hem de anlaşılmak için önemlidir diye düşünüyorum.

Ardit Slutta

 

[1] Rodi Braidotti

[2] Doğumda atanan cinsiyet kimliğiyle kendi beyanı olan cinsiyet kimliği aynı olan (trans olmayan) bireyler.

[3] Man(erkek) ve explain(açıklamak) sözcüklerinin birleşiminden oluşan bu sözcük, erkeklerin sırtını ataerkiden aldıkları özgüvene yaslayarak, özellikle kadınlar hakkındaki konularda veya herhangi bir konuda kadınlardan daha fazla bilgiye sahip oldukları fikriyle çeşitli açıklamarda bulunmaları ve kadınların beyan ettikleri fikirleri tanımamaları.