Toplumlar bütün coğrafyalarda çeşitli katmanlardan oluşmaktadır. İnsanlar her zaman insan merkezli sistemler kurmuş, doğada mutlak bir iktidar olmuş ve doğayı, hayvanları, çocukları mutlak bir denetim altında tutmuştur. İnsanların üretimde bulunurken, doğaya karşı güç odaklı hâkimiyet ilişkisi insanın kültürel gelişimde önemli bir faktördür. Bu durum, kadınların toplumda değersizleştirilmesi, ötekileştirilmesi ve kadın düşmanlığıyla bütünleşmiş; kapitalizmde, cinsiyetçi iş bölümü, ev içi emeğin görünmezliği, nefret cinayetleri gibi olguların gelişimine tek başına bir sebep olmasa da önemli ölçüde beslemiştir.

Patriyarka çeşitli coğrafyalarda sınıf olgusundan önce, çeşitli coğrafyalarda ise sınıflarla paralel olarak ortaya çıkmış ve günümüzde kapitalizmle bütünleşmiş, kapitalizme kendi karakterini taşımıştır. Kapitalizmde emek-sermaye çelişkisi, kadınların ucuz iş gücü olarak görülmesi, ev içi emeğin ücretlendirilmemesi, güzellik miti üzerine kurulan tüketim endüstrisi, kadın bedeni üzerinde kurulan eril tahakküm ve genel olarak kadınların değersizleştirilmesi/ötekileştirilmesi üzerinden beslenirken aynı zamanda tüm bunların yeniden ve yeniden üretilmesine katkıda bulunur. Bu karşılıklı birbirini besleme durumu ulusların sömürgeleştirilmesi, göçmenlerin ucuz iş gücü olarak görülmesi, çocukların zorla çalıştırılması, hayvanların metalaştırılması, doğanın getirim alanına dönüştürülmesi, medyanın tekelleşmesi, bilimin araçlaştırılması gibi toplumun bütün katmanlarında geçerlidir. Örneğin insanın hayvanlar üzerindeki hâkimiyeti öyle içselleştirilmiştir ki bugün türcülük sorunu sadece kapitalizmde hayvanların endüstriyel biçimde metalaştırılması ve hayvanlara karşı yapılan şiddet değil, insanların hayvanlarla kurduğu bu iktidar ilişkisi tüm toplumsal ilişkilerde de kendini gösterir. Bu iktidar ilişkisi toplumda dikey bir hiyerarşi olarak basit bir biçimde açıklanamaz ancak toplumdaki mevcut cinsiyetçi, ırkçı, ahlakçı, LGBTİ+ fobiyle yakından ilişkilidir. Hayvanları serinkanlı bir şekilde boğazlayan insanların diğer insanlara karşı kurduğu iktidar ilişkisi, diğer uluslara ya da cinsiyetlere göre kendini daha üstün ve ayrıcalıklı görmesi ona gayet doğal gelecektir. Bu sorunun değişmesi uzun dönemli bir mücadele gerektirse de ilk elden sadece hayvan hakları mücadelesiyle yetinmeden tamamen kar amacıyla her şeyi metalaştıran kapitalist sisteme karşı verilecek bütünlüklü bir mücadeleden geçer.

Doğanın ve insanlığın özgürleşmesi için sadece bir sorunun çözülmesi tek başına yetmediği gibi kalıcı bir çözüm de değildir, bu yüzden her sorunun kalıcı çözüm yolu kapitalizmin yıkımdan geçer. Ancak mesele tek boyutlu olmadığı için sosyalizmde geçerli olan sınıf mücadelesi gibi başta patriyarkaya karşı olan mücadele olmak üzere bütün mücadelelerin sürekliliği ve sorunların çözümü kültür devrimleriyle olur. Hiçbir sorununun çözümü tek başına ele alınmadığı gibi hiçbir mücadele biçimi de tek başına ele alınmamalıdır. Cinsiyetçilik, LGBTİ+ fobi, türcülük, ırkçılık, emek sömürüsü vb. birbiriyle kesişen, birbirini besleyen insan ve doğa düşmanı bütün sorunlara karşı sosyalist mücadele de bu alanların mücadelesini birbirinden bağımsız ele almamalıdır. Peki, kapitalizme karşı verilen mücadele yeterli midir? Bu mücadeleyi veren sosyalistler bu sorunların neresindedir? Sosyalist çerçevedeki mücadele stratejisi her soruna dair farklı mücadele biçimleri olsa da mücadelenin esas ekseni kapitalizme karşı ve çok boyutlu olmak zorundadır. Kendimize karşı olan tavrımız, kendimizi dönüştürme çabamız ve bütün sorunların dışında olmadığımızın bilinciyle hareket etmeliyiz. Hayvanlara ve doğaya karşı olan tavrımız insan merkezli olmamalıdır, ulusal ve cinsel ayrıcalıklarımızın olabileceğini hatta yeri geldiğinde bunlardan mahrum kalabileceğimizi, hepsinin toplumsal sistemin bir getirisi olarak inşa edildiğini ve değişebileceğini bilmek elzemdir. Dolayısıyla doğru olan kendimize karşı olan eleştirel yaklaşımımız yetmez, kendimizi olabildiğince toplumun bize yüklediği rollerden arındırarak ezilenlerin safını tutmamız ve mücadele etmemizdir. Farklı alanlarda mücadele eden öz örgütlülüklerle ve aktivistlerle ilişkilenmek onlardan öğrenmek ve onları sosyalist devrim mücadelesinde örgütlemek bir zorunluluktur.

Bu noktada sosyalistler üstten bakan, her şeyi bilen bir tarzda değil teori ve pratik ilişki içinden halkın öğrencisi olmayı, halktan öğrenmeyi esas alarak halkın sorunlarına çözüm bulma noktasında sosyalizm ekseninde mücadele etmelidir. Bu ilke doğrultusunda kadın, LGBTİ+, öz gereksinimli hakları, seks işçilerinin mücadelesi gibi farklı mücadele alanlarındaki öznelerin deneyimlerini dinlemeyi, öğrenmeyi esas almak gerekir. Sonuç odaklı değil süreç ve deneyim odaklı yani maddenin gelişim yasaları çerçevesinde düşünmek gerekir. Bütün teoriler pratik birikimlerin sonucunda oluşur ve gelişmeye devam eder. Hiçbir düşünce gökten yere inmez, bu yüzden “öznelerin deneyimleri öğreticidir.”

Her kesim kendi yaşam hakkını savunmak ve kendi kaderini kendisi tayin etmek için mücadele eder. Sosyalistler mücadele eden öznelerin kendi yaşamlarına dair kendi kararlarını alabilmeleri için mücadele ederken, öznelerin yerine konuşmayı ve onların yerine karar almayı doğru bulmaz. Sosyalistler her fırsatta işçiler adına konuşmaz, işçiler adına işçilere rağmen karar almaz, işçilerin kapitalizmle olan çelişkilerini anlamayı, onların sorunlarını, deneyimlerini dinlemeyi ve taleplerini öğrenerek tüm bunları devrimci bir programa dönüştürüp bu program etrafında işçilerin örgütlenip burjuvaziye karşı örgütlü mücadele etmesine önderlik eder. Tarihin gerçek yapıcıları geniş halk kitleleridir. Esasında devrimin önderleri azınlık bir kesimdir, devrimin esas taşıyıcıları başta işçi sınıfı olmak üzere tüm ezilen kesimlerdir. Eğer her şeyin sözcülüğünü sosyalistler üstlenseydi o zaman meclislere, konseylere, öz örgütlülüklere gerek kalmazdı. Bu üstten bakan anlayış bizi bürokratizme götürür ki, sosyalizmlerden kapitalizme geri dönüşlerin başlıca sebeplerindendir.

Yine benzer bir biçimde erkeklerin kadınlar adına konuşması, kadınlar adına karar alması da cinsiyetçi, kadın düşmanı bir eril iktidar sorununa tekabül eder. Sosyalist örgütlerdeki kadın ve LGBTİ+ örgütlerinin özerklik sorunu, esasında bu cinsiyetçiliğin inceltilmiş halidir. Bu sorun yılların tartışması olan erkeklerin 8 Mart’a gelip gelmemesi gibi tartışmalarda kendini net ortaya çıkarmaktadır; çünkü her şeyi bilen, her şeye gücü yeten eril tahakküm, 8 Mart’ı da en iyi kendisi anabilir. Elbette o alanın öznesi olmadığı halde mücadele içinde olan her insan, kadın, LGBTİ+, seks işçileri ve öz gereksinimlilerin mücadelesine dair tartışabilir, önerilerde bulunabilir, ancak doğru veya yanlış ne olursa olsun mücadele alanlarında esas söz sahibi olan, o alana dair kararı veren o alanın özneleri, aktivistleri olmalıdır.

Cinsiyetçiliğin ortadan kaldırılması için cinsiyetçilerin dönüşmesi gerekir, dolayısıyla cinsiyetçiliğe karşı mücadele veren kadınların yanı sıra erkeklerin de sorumluluğu vardır. Toplumdaki ezen ezilen çelişkisi, bazı kesimlere yönelik ayrıcalıkların olması, bazı kesimlerin ise belli haklardan mahrum bırakılması ve bu ilişkinin yeniden üretilmesinden kaynaklıdır. Kendi konfor alanında rahatça yaşayan, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığıyla hareket eden, kendi ayrıcalıklarının farkında olan ya da olmayan, bunları sorgulamayan, bunun için mücadele etmeyen, emek harcamayan kadın mücadelesine ve feminizme dair sistemli bir araştırma ihtiyacı dahi duymayan insanların, patriyarkaya karşı mücadeleye dair söyleyecek tek bir söz hakkı da olmamalıdır. Toplumun her kesiminde kendi erkeklik ayrıcalığını yaşayan her insan patriyarkanın üretilmesinde ve sürdürülmesinde katkı sunarak bunun bir parçası haline gelir. Daha iyi anlaşılması için ikili cinsiyet rejiminin heteronormativ ayrıcalıklarını yaşayan, aile kurabilen, davul zurnalı düğün organize eden, kamusal alanda kimliğini özgürce yaşayan, bunca işsizliğe rağmen iş bulabilen, beğenmesek de eğitim ve sağlık hakkını elde edebilen insanların ve tüm bu haklardan yoksun kalan, toplumdan dışlanan, yaşam hakkı bile tanınmayan LGBTİ+’ların hak mücadelesinde esas sözü ve kararı bu alanın öznelerine bırakması en doğru olandır. LGBTİ+ topluluğu bile kendi içinde homojen bir alan değil, her öznenin kendi öz örgütlüğü olmasına karşın, lezbiyen, biseksüel kadınlar, +’lar, translar, non-binary ve kendini ikili cinsiyet rejiminin dışında ifade eden diğer bütün varoluşlar daha da görünmezdir.

Sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz ve cinsiyetsiz bir dünya sosyalizm ve kültür devrimleriyle olacaksa eğer, başta sosyalistler olmak üzere tüm insanların çok yönlü dönüşümüyle söz konusudur. Sosyalistler bilimden, sanattan, tarihten öğrenerek ve alanın öznelerini dinleyerek, kendilerini çok yönlü dönüştürmeden; toplumsal olarak yeniden ve yeniden inşa edilen cinsiyetçi, homofobik, transfobik, bifobik, türcü vs. kapitalizmi besleyen tüm ayrımcı ve ötekileştirici yanlarını sürekli sorgulayarak patriyarkaya karşı mücadele etmeden kapitalizme karşı verilen mücadele her zaman yanlış ve eksik kalır.  İnsanların birden fazla aidiyetleri vardır; bir sınıfa, bir ulusa, bir cinsiyet kimliğine, bir cinsel yönelime, bir inanca vb. mensup olmak gibi belli bir hiyerarşik sıralama olmadan bu örnekleri çoğaltabiliriz. Her ezilen kesimin kendi çerçevesinde bir mücadele hattı vardır, sosyalistler meşru olan hiçbir mücadele biçimini yadsımaz ancak tüm bu alanların birbiriyle ilişkili olduğunu bilerek sosyalist devrim programını bu doğrultuda işlemeli ve mücadele alanını genişletmelidir.

Özellikle LGBTİ+, beden olumlama, ekoloji, veganizm gibi yeni toplumsal hareketlerin oluşuyla birlikte insanlar birden fazla mücadele alanının öznesi haline gelmiş, hem çok seslilik artmış hem de daha iyi bir dünya için hak arama mücadelesi genişlemiştir. Ancak diğer yandan feminizm dâhil tüm bu alanlar kapitalizmin kendi içine çekmesi ve eritmesi tehlikesiyle karşı karşıyadır, dolayısıyla sınıf mücadelesinin verilmediği ve kapitalizmin yıkımını hedefleyecek bir sosyalist devrim perspektifi olmayan her mücadele nihai kurtuluşu elde edemez. Burada esas sorumluluk devrim iddiası taşıyan sosyalistlerin ezilen geniş halk kitlelerinin çelişkilerini anlayarak onları devrimin programı etrafında örgütlemek ve sosyalizme taşımaktır.

Aren Avjin