Yaşam, kapitalist-emperyalist sistemin geliştirmiş olduğu çeşitli sömürü ve tahakküm ilişkilerinin baskısı altındadır. Karşısına dikilip mücadele ettiğimiz sistem; ekonomik, kültürel, sosyal, askeri, teknolojik vb. araçları sistematik bir biçimde topluma, doğaya ve canlılara karşı kullanmaktadır. Yaşamı değiştirme iddiasında olan örgütsel bir yapının, yaşamı yaşanmaz hale getiren sistemle mücadele edebilmesinin yegâne yolu, kendi inceleme ve çalışma tarzını sistemli bir biçimde düzenlemesiyle mümkündür.

Bugün önümüzde duran en büyük sorunlar nelerdir?

 

  1. Siyasal Yaşama Karşı İlgisizlik

Yaşamı değiştirme noktasında siyasal kaygı gütmek, meselenin en önemli noktasını oluşturmaktadır. Siyasal yaşama karşı bir kaygı yoksa bir süreci gözlemleme, anlama ve müdahale gerçekliği de oluşmayacaktır. Dolayısıyla içerisinden geçtiğimiz sürece damgasını vuran olumsuzluk, yaşama karşı siyasal kaygının çok cılız bir düzeyde olmasıdır. Hâl böyle olunca, dinamik bir gelişim süreci açığa çıkarılamıyor. Bu birinci ve en önemli sorunumuzdur. Yaşamı dönüştürme iddiası olduğunu söyleyen her bir birey ve oluşum, öncelikle yaşamda siyasal bir anlayış ve duruş geliştirme noktasında kendisini sorumlu görmelidir. Bu koşul, sürecinin gelişimini tetikleyen en önemli etmendir. Siyasal ilgisizlik, sisteme karşı mücadeleyi esas almaz. Siyasal kaygı güden devrimci kolektifi, sekter yaklaşımlarla bastırma, gelişim vadeden her bir çıkışı bertaraf etme, totoloji ve manipülasyon yöntemleriyle dikkatleri dağıtma ve sisteme karşı mücadeleyi güdükleştirmeye yol açar. Böylesi anlayışın sahipleri sisteme karşı mücadelenin önündeki en büyük engeldirler. Bu anlayışa karşı geliştirilebilecek en doğru politika, sisteme karşı geliştirilebilecek siyasal kaygıdan beslenir. Siyasallaşma başarılabilirse, bu anlayışın sahipleri gündem olmaktan çıkacak, esas ilgi ve yönelim yaşamı değiştirme noktasında şekillenecektir. Ayrıca, bu iki olguyu ayırt etmek anlamlıdır. Anlamlıdır, çünkü siyasallaşma kaygısı güdenlerle, yaşamda kalma güdüleriyle hareket edenler arasına kalın bir çizgi çekmiş oluruz. Herkes dert edindiği meselelere yoğunlaşır ve böylece iki farklı olgu olan siyasallaşma kaygısıyla yaşamda kalma güdüsü arasındaki derin anlayış farklılığı flulaşmaz.

 

  1. Öznelcilik

Önümüzde duran ikinci sorun, öznelciliktir. Dolayısıyla yöntem ve buna bağlı olarak yaşamla ilişkilenme sorunudur. Öznelci, bilimsel sosyalizmin metodolojisinden beslenmez. Esas olarak doğru bir çizgi ve siyaset noktasında konumlanmaz. Öznelci, maddi gerçekliği algılayamadığı için kendi tek yanlı bakış açısını maddi gerçekliğinin yerine koyar. Öznelcinin maddi yaşamla kurduğu ilişki zayıf olduğu için, maddi yaşamı ve onun yasalarını anlaması olanaksızdır. Öznelcinin bakış açısı, bilimsel sosyalizmle kurduğu ilişki, bilimsel sosyalizm teorisini “ideoloji” katına çıkarmaya müsait olduğu için, yöntem bilimini, teolojik bir metne inanma ilişkisi biçimine büründürür. Dayanak noktamızı niyetsel olarak bilimsel sosyalizm olarak ifade etmemiz bilimsel sosyalist yöntemi bilince çıkardığımız anlamına gelmez. Bir şeyi yapma istenciyle yapmak aynı şey değildir. Dolayısıyla, bilimsel sosyalizm teorisini kullanma istemimiz esasen olumlu bir noktada durmamızı sağlar ama yöntemle ilişkilenememe problemi, toplumsal yaşamda sorunları analiz etme ve çözüme ulaştırma refleksini zayıflatır. Öyle ki, yöntemsel sorunlarından kaynaklanan sancıların birçoğu yaşamdaki sorunları çözmeye değil, sorunu daha da büyüterek içinden çıkılmaz hale getirmemiz noktasına evirilmektedir.

Marx öncesi kaba-materyalist düşünce tarzıyla hareket eden anlayışlar, varlık ve bilincin özdeşliğini kavrayamadı. İçerisinde bulunan “an”ın ihtiyaçları ve gerçekliğine aykırı hareket eden bu düşün yöntemi, her koşulda aynı reçeteleri çözüm önerisi olarak gösterdi. Bu düşünce tarzı, şeylerin süreçlerini incelerken, şeylerin içsel ve dışsal çelişkilerinin mahiyetini kavrayamaz. Şeylerin içsel çelişkilerini anlamak yerine daha çok dışsal görünümlerinden hareketle, sadece algısal düzeyde açığa çıkan birtakım bölük-pörçük sanılarla şeylerin gerçekliğinin bilindiği yanılsamasına neden oldu. Dışsal süreçlerin gözlemlenmesiyle açığa çıkan algısal bilgiyi adım adım derinleştirerek şeylerin içsel bilgisine erişmekten yoksun kaldı. Kendi örgütsel ihtiyacının ne olduğunu anlamak yerine her halükarda aynı reçeteyi sunan anlayış bugün yaşadığımız sorunların önemli bir yanını oluşturmaktadır. Lenin’in; “Devrimci teori olmadan, devrimci pratik olmaz” çıkarımını sadece soyut bir söz yığını olarak ele alan bu mekanik düşünce biçimi, ya sadece teoriyi tek yanlı ön plana çıkararak yaşamla olan ilişkisini zayıflatmakta ya da aynı yaklaşımla düşüncenin maddeyle ilişkisinin koparılmasına ve dar pratiğin esas yönelim haline gelmesine neden olmaktadır. Bu durum ise sürecin çıkmaza sokularak heba edilmesiyle genellikle sonuçlanmıştır. İster örgütsel durumlara ilişkin olsun isterse de dışarıya karşı yürütülen siyasal çalışmalarda olsun maddenin gerçekliğine uygun siyasal yaklaşımlar gerçekleştirmek bahsi geçen kaba-mekanik anlayıştan sıyrılabilmekle ancak olanaklı olabilir.

Öznelci tarz kendisini yaşamda iki sapma hali biçiminde gösterir. Siteme karşı mücadeleyle olan ilişki bağı yüksek bir evreye ulaştığında maceracılık eğilimi güçlenerek bu kavrayışın sahiplerinin soldan patlamasına, sisteme karşı mücadele bağının zayıfladığı dönemdeyse, düşünsel ve pratik olarak geri çekilerek sağ sapma biçiminde dışa vurarak mücadele alanlarından ricat etmelerle sonuçlanmıştır. Doğru yol-yöntem geliştirilemezse kısır bir döngü içerinde kalan örgütsel yapı, bir sağa bir sola savrularak dinamizmini yitirir.

Öznelciliğin kaba-mekanik yöntemden beslendiğine işaret etmiştik. Bu problemli yöntem, kendisini örgütün yazı biçiminde de gösterir. Yaşama karşı ilgisizlikten ve idealist düşün yönteminden beslenen öznelcilik basmakalıp yazılar biçiminde karşımıza çıkar. Bu yazıların basmakalıp olmasının birçok sebebi bulunmaktadır. Bu sebeplerden tayin edici olanların üzerinde durmak faydalı olacaktır. Bu noktada iki olgu esasen karşımıza çıkar: ilgisizlik ve kaba-mekanik düşün tarzı. Bu iki olgu, birbiriyle kopmaz bir ilişkisel bağla bağlı olduğundan ve bir sürece ya da şeye ilişkin yazılan yazı siyasal kaygıdan ve yöntemden uzak olduğundan, çoğu zaman ne için yazıldığı bile anlaşılmaz. Öyle basmakalıp yazı örnekleri vardır ki, yazının giriş bölümünde sorunun nasıl tanımlandığı, gelişme bölümünde nasıl temellendirildiği ve nihayetinde sonuç kısmında hedefinin ne olduğunu anlayamazsınız! Bu türden basmakalıp yazılar, hem oldukça fazla miktarda bulunmakta hem de devrimci saflarda muazzam tahribatlar yaratmaktadır. Çünkü basmakalıp yazıları sadece yazan kişi okumamakta, bu yazılar yayımlanarak yüzlerce, binlerce ve bazen milyonlarca insana ulaşabilmektedir. Bu gerçeklik geçmişten bu yana mevcuttur. Ancak içerisinde olduğumuz kesitte internet ve bilişim teknolojileri sayesinde daha fazla insanın zihnini bulandırmaya neden olmaktadır. Bunun yaratacağı tahribatı bir düşünün! Bu yüzden Mao Zedong’un da işaret ettiği gibi basmakalıp yazılara karşı çıkılmalıdır.

Öznelci, sanılarını gerçeklik olarak algıladığı için yaşamın akışının dışına çıkmıştır. Süreci daha başından yanlış ele almıştır zaten. Öznelciler ilerleyen aşamalarda sorunu çözme noktasında bir yetenek göstermeseler de sorunu büyütme, karmaşık ve içerisinden çıkılamaz hale dönüştürme noktasında ve hatta yeni sorunlar üretmede oldukça yeteneklidirler!

 

  1. Mevcut Yöntemle Yetinme

Siyasal ilgisizlikten ve öznelcilikten beslenen bakış açısının zaten mevcut olanı yöntemi anlama çabası yoktur. Mevcut yöntemle yetinme sorunu, yaşama karşı sorumluluk ve siyasal kaygı duyan kesimler için geçerlidir. Bu kesimler, mücadele etme noktasında samimidirler ama bakış açıları, inceleme yöntemleri problemlidir. Bunlar samimi olmakla beraber mevcut klasik yöntemi fetişleştirirler. Marks ve Engels’in “Bizim düşüncemiz bir dogma değil, eylem kılavuzudur” vurgusunu unutup bilimsel sosyalist yöntemi kendinden menkul, kendi kendisine yeterli, bütün yaşamın sırrını çözmüş hazır reçete olarak görme eğiliminde olduklarından, yöntemi yaşamın akışına uygun olarak geliştirmeye pek yanaşmazlar. Bu anlayışa sahip insanlar ya da siyasal oluşumlar ne kadar iyi niyetli olurlarsa olsunlar, mücadeleyi ancak belirli bir aşamaya kadar ilerletebilirler. Bakış açıları geçmiş dönemin sınırlılıklarının ötesine geçemediğinden ve geçmişin ağırlığı altında şekillendiğinden, mücadeleyi toplumun devrimci bir dönüşümüne eviriltemezler. Bir aşamaya kadar taşıyabildikleri mücadele ve çabaları belli bir doyum noktasına ulaştıktan sonra, sınırlılıkları yüzünden her defasında en baştan başlamaya ve bu döngünün içerisinde kalmalarına sebep olur. Siyasal kaygı güttükleri için bu kesimleri doğru yöntemle mücadeleye kanalize etmek ve süreçte dinamik bir rol oynamalarını sağlamak olanaklıdır. Bu noktada çaba ve emeği hak ettiklerini ifade etmek yanlış olmaz. Bu çabayı göstermezsek haksızlık olacaktır. Ancak, siyasal kaygısı olmayan anlayışa çaba ve emek sarf etmek kendimize karşı haksızlık olacaktır. Dolayısıyla her şeye ve her bir duruma karşı yaklaşımımız da tek yönlü olamaz. Aksi halde her durumda aynı yöntemi uygulayan kaba-mekanizmi üretmiş oluruz.

 

  1. Kendiliğindencilik, Konformizm Ve Mücadeleye Yabancılaşma

Bazen siyasal kaygısızlık durumu, bazen kaba-mekanik yöntemden kaynaklanan bakış açısı, bazen mevcut yol-yöntemi fetişleştirme eğilimi ağır tahribatlara yol açar. Bazen bir insanda ya da oluşumda saydığım tek tek bu durumların yansıması karşımıza çıkabileceği gibi bazen de bütün bu durumların hepsinin cisimleştiği anlayışlarla karşılaşabiliriz. Bütün bu problemli yaklaşımlar, devrimci saflarda kendiliğindencilik, konformizm ve siyasal mücadele içerisinde yabancılaşmayı beslemektedir. Siyasal kaygı gütmenin, sisteme karşı duruş sergilememenin, şeylerin ve olayların gelişim süreçlerini izlememe, çözüm yolları aramama, sorunları çözme noktasında irade göstermeme ve zorluklardan kaçınma durumların yarattığı sonuç; kendiliğencilik, konformizm ve yabancılaşmadır. Şeylerin doğal evrimini izleyen, belirli bir plan ve yönteme ihtiyaç duymayan anlayışlar, konformizmi ve ricat etmeyi seçerler. Bu durumun daha ileri safhaya ulaşması durumunda, siyasal yaşamın bütününde bireylerin ya da örgütsel oluşumların kendileri yaşadıkları dünyaya, toplumsal çelişkilere ve yoldaşlarına karşı dışsallaşma-uzaklaşma ilişkisi açığa çıkartır. Sürecin en ağır boyutunun görüldüğü an yabancılaşmanın derinleşmesidir. Böylesi hallerde bireyler ya da örgütsel oluşumlar sistemle mücadeleyi bir kenara bırakarak birbirlerine karşı her türlü kirli yol-yöntemi kullanarak karşı tarafı yıpratma, kendi gücünü muhafaza etme ve mümkünse ötekinin aleyhine güçlendirme arayışına girerler. Bu durum hem bireyin hem de siyasal oluşumların değer yitimine ve siyasal sistemle uzlaşıp kendi mücadelesine ve yoldaşlarından uzaklaşmasına neden olacaktır. Siyasal kaygıdan, doğru yol-yöntemden ve sürekli yaşamın akışından beslenen siyasal bir yaklaşım geliştirmek, açığa çıkacak her türlü kendiliğindenci, konformist ve hiçleşme ilişkisini sıfırlanamasa bile kabul edilebilir düzeye çekerek yaşamın dönüşümüne neden olabilir.

M. Bakırciyan