Marx, toplumsal mücadelemizin amacını Komünist Parti Manifestosu ile ilan etmiştir. Marx-Engels yoldaşların kurucu metinlerinin özü, insanın insana zulmünü ve yabancılaşmasını aşmaktır. Eserlerinin birçoğu toplumsal ilişkideki bu yozlaşmayı, diyalektik ve tarihsel materyalist perspektiften ele alır. Marksizm’de toplumların ve insanın tarihsel gelişiminin maddi dinamikleri incelenir; toplumsal ilişkileri, çelişkileri, dinamikleri ve bunların niteliği ele alınır. Bu talihsiz döngüyü kırmanın bilimsel metodolojisini geliştirip insanlığı, kendi yozlaşmış dünyasından kurtaracak bir teori inşa edilir. Selefi olan ütopik sosyalizmin gerçeklikten uzaklığını, 19.yüzyıl anarşistlerinin yaklaşımlarının yetersizliklerini, bu kaygıyla eleştirip bilimsel sosyalizm teorisini sunarlar. Bütün bu devrimci kaygı bilimsel kurtuluş teorisini geliştirmeye yöneltir. Marx ve Engels’in komünist topluma ulaşmak için meşakkatli ve uzun erimli bir yolu keşfetmeleri bir yöntemsizlikten ya da onların ‘’aksiyon merakı’’ndan değildir. Bilimsel metodolojinin ışığında ulaştıkları sonuçtur. İnsanların özgürleşmesi için verdikleri bu mücadeleyi İrlanda sorununda uluslara, aile kurumunda ise özellikle kadınlara yönelik kapitalist sistem içindeki çözümlere dahi sıcak bakmalarında görebiliriz. Reformlara, tekil olarak ulusal kurtuluşlara, kısmen de çözülecek olsa kadın sorununa güncel değerler yüklemişlerdir. Yani Marx-Engels yoldaşlar sadece uzak bir gelecek için mücadeleye çağırmamışlardır. Anın içinde ve yakın gelecekte çözülebilecek sorunlar için de mücadeleyi savunmuşlardır. Komünist toplum, bizim dünya emekçilerine cennet çağrımız değildir. Bu cennet için şehadete veya ibadete kimseyi çağırmıyoruz. Bizim çağrımız yaşamımızı anlamlandırma, yaşayabileceğimiz bir an ve geleceği yaratma çağrısıdır. Yaşamımızı kölece adamaktansa, kaderimizi kendi ellerimize almak için elimizden alınan hayatımızdan kurtulma çağrısıdır. Elimizden alınanı bir kez daha kaybedemeyiz. Mücadelemizin amacı hayatımızı geri kazanmaktır. Kendimiz için anlamlandırabileceğimiz şeyler üretmek, paylaşmaktır. Daha şimdiden özgürleşme sürecini yaşamaya başlamak mümkündür. Kendi sosyal ilişkilerimizden, yaratacağımız kültür ve üretimlerden başlayarak bize ait bir dünyayı ve yaşamı kendimiz için inşa etmeye başlayabiliriz.

Bizler Kendimizi Gerçekleştireceğimiz Bir Dünya İstiyoruz

Komünist mücadelede insanlara yaşanılacak dünyayı sadece uzak geleceğe dair vaat etmeyiz. Anında güzelleşmesi adına daha bugünden burjuva-ataerkil ilişki ve kültüre karşı en genel anlamda alternatif insan ilişkileri yaratmaya çalışırız. Bunu sanatta, kişisel ilişkilerimizde, kurduğumuz kolektiflerde bugünden inşa ederiz. Yoldaşlık ilişkilerimizi bugünden geleceğe dair bir örnek olarak inşa ederiz. Yoldaşlık ilişkilerimiz, insanlarla ilişkilerimizi nasıl kuracağımızı ilan ettiğimizin yansımalarını taşımalıdır. Tabi ki meta üretimi ve statü merkezli bir toplumda mülkiyetsiz, statükosuz ihtiyaç üretimine dayalı, paylaşımcı toplumun ilişkilerini bir bütün yaşayamayız. Bizler, insanların, yaşamı anbean güzelleştirerek geleceği örmesini ve bunun üzerinden oluşacak kültür birikimiyle ‘’altın çağ’’ ulaşımını hedefliyoruz. Kuracağımız toplumsal ilişkileri ütopik bir geleceğe ötelemiyoruz. Bu andan itibaren aşk ve sevgi ilişkilerimizi, insani duyarlılığımızı, ekolojik yaklaşımlarımızı geliştirip/inşa edip yaşamımıza uygulamayı geleceğin temeli olarak görüyoruz. Gelecekte birileri komünizmi yaşasın diye fedakârlık yapma çağrısında bulunmuyoruz insanlara. Bugünden itibaren kendi sosyal ilişkilerini düzenleyerek komünizme doğru yaşamı örmeye çağırıyoruz. Özellikle devlet ve iktidar eleştirisi yerine sistem eleştirisini tercih etmemiz de bundandır. Çünkü tek tek bütün ilişki ve kurumlar sadece parçaya dair işlevlidir. Esas sorun ise bir bütün olarak sistemin kendisidir. Bütün bu sınıflı, ataerkil, milliyetçi, militarist, doğayı ve yaşamı kemiren toplumsal düzenin kurumsal bütünlüğü sistemin kendisidir. Bütün bir sistemi ele aldığımızda, iktidar kurumu gibi kurumları tek tek yaşamımızdan çıkarsak bile, sistemin bizim ilişkilerimizde de içkin ve aşkın olduğunu göreceğiz. Taocu felsefe, Alevi felsefesi, Marksist felsefe ve onun üstünden gelişen Maocu felsefede karşıtların birliği ve mücadelesi ilkesini görürüz. Tarihi kökleri binlerce yılı bulan, doğa materyalizminin halleri olan Taoizm ve Alevi felsefesi bu noktada değerli birikimler ve deneyimler bize sunar. Her şeyin karşıtıyla kendi kimliğini, anlamını bulması ve karşıtların bağrında karşıtı olduğu şeyin ilişkilerini bulması doğaldır. Karşıtlıklar bir sürecin içinde birliğin iki kutbunu yani sürecin iki ucunu ifade ederler. Bunları var eden ilişkinin dinamizmi birdir. Doğal olarak karşıtlar bir yerde de birbirlerine benzer ve birbirlerinin iz düşümlerini taşır. Onlardan  birinin ortadan kalkması durumunda diğerinin varlığını  sürdürmesi mümkün değildir. Bunun yaşamımızdaki anlamı sistemin bir yanıyla da bizim içimizde, ilişkilerimizde de vücut bulduğu gerçeğidir. Bunun binlerce hali, tezahürü vardır. Biz bunu en sade ve anlaşılır örneklerlerle inceleyelim. Ataerkil ve heteroseksist bir insan, milli meselede veya sınıf meselesinde komünist saflarda yoldaşımız olabilir. Bunu aile ilişkilerinde, sevgililik ilişkilerinde, kadına karşı şiddette örneklerini zaman zaman görebiliyoruz. Tüm Türkiye devrimci hareketi içinde de yığınla ataerkil ve heteroseksist insan örgütlüdür. Ayrıca sosyal şoven siyaset tesadüfen savunulmaz. Sosyal şoven siyasetin kaynağı basit bir hatalı düşünme değildir. Bütünsel bir şovenizmden ibarettir. Türkiye devrimci hareketi saflarında bunu da bolca görmekteyiz. Sınıf hareketi ve sosyalizm söylevine rağmen mülkiyetçi ilişkilere girip sistemden nemalanan insanlar da içimizde yer alıyor. Peki bu karşı devrimci yaklaşımlarına rağmen bu insanlar nasıl hala yanı başımızda duruyor. Çünkü insanlar bir yandan sistem ile çelişki yaşayıp ve sistemden kopuş yaşarken öbür yandan da sistemin onlara sağladığı ayrıcalıkları yitirmek istemiyorlar. Türkiye devrimci hareketinde antikapitalist mücadele, alevi veya Kürt olmaktan gelen mazlum öfkesi, devletle mücadele, kapsamlı bir ekonomik/siyasi devrimcilik esasta yeterli görülüyor. Hâlbuki komünistlik bir bütün olarak sistemi oluşturan yabancılaşmadan kopuşu gerektiriyor. Peki bu hastalıklı yaklaşımlara dair ne yapmamız gerekiyor, bu yoldaşlarımızı atmak çözüm müdür? Tabi ki değildir. O zaman bir avuç marjinale dönüşürüz. Toplumsal bir hareketin kitleleri dönüştürmesi için şoven, cinsiyetçi, mülkiyetçi kitleler ile ilişkilenip onları değiştirmeye çalışması gerekir. Fakat ‘’suçlar’’ durumuna dair tutarlı bir ceza yaklaşımımız da olmalı. Bu durumlarda failleri teşhir ve ihraç etmek gerekir. Onun dışında sosyal ilişkilerdeki karşı-devrimci özelliklerin mahiyetini, bu ayrıcalıkları sürdürmenin özgürleşme mücadelesine verdiği zararı, bu ayrıcalıkların ayrıcalıklı tarafı da kirleterek zarar verdiğini kavratmalıyız. İnsanlarımızın değişimleri bir süreçtir. Ne bir kere de olmasını,  ne de kendi hallerine bırakıp, kendiliğindenci tarzda düzelmelerini bekleyebiliriz. İnsanları kendiliğindenci tarzda bırakırsak orda en iyi örgütlenecek şey sistemdir. Hayat boşluk tanımadığı için Habitus’un yaratıcı kudreti, karşı-devrimin sistemsel bütünlüğü ile ortaya çıkacaktır. Biz komünistlerin toplumsal değişime yaklaşımı, toplumsal ilişkilerin devrimler yoluyla kendini tamamlayıp sosyal-kültürel alanda yaratacağı değişimle, komünizm vizyonunu kazanmasını sağlamaya dönük aşamalı devrim üzerine kuruludur. Arzularımız, tek başına, komünizmin maddi şartlarını yaratmamız için yeterli olmayacaktır. Bunun için izleyeceğimiz politikalar toplumsal yaşamı komünizme adım adım yönlendirmek üzerine olmalıdır. Nasıl ki sistemi yıkıp komünizme doğrudan geçmeyi gerçekçi bulmuyorsak, nasıl ki iktisadi üretimin gelişimi doğallığında komünizme geçişi sağlayamayacağını düşünüyorsak, anın sorunları ile gelecek arasındaki bağı da kestirip atamayız veya zamana havale edemeyiz. Yaşamın tamamında da anı ve geleceği iç içe örmeyi, sabırla ve kararlılıkla, sisteme karşı istikrarlı bir üretkenlik içinde olmayı, mücadeleyi planlamayı önemseriz. İnsanlara tecrübe edecekleri değişimler tattırarak devrim mücadelemize katabiliriz. Cennetten arsa vaadi gibi uzak, belirsiz bir gelecek için toplumu seferber edemeyiz. İnsanlar ailevi veya bireysel kaderlerini belirsiz bir gelecekteki vaade havale etmezler. Somut gerçeklik içinde yaşadıkları ve yaşayacakları tecrübelerle devrime inanırlar. Örneğin belediyecilik ve kooperatiflerde fark yaratabilmek,  vaatlerimizle tutarlı olacak şekilde insanların yaşamlarına dair devrimci değişimleri onlara tattırmak; onların devrimci mücadelemize katılımına teşvik olacaktır. Devrimci toplumsal hareket belirli ölçüde kolektif faydayı onlara göstermemizle ve yaşatmamızla gelişecektir. İnsanlar ailelerinin istikrarsız, krizin ekonomik olarak onları sarıp sarsacağı, savaşın alt üst edeceği, belirsizlik, kaos dolu bir yaşamı arzulamazlar. Çoğu zaman sistemin en rezil, sefil işleyişini bir istikrarsızlığa tercih ederler. Devrimci çıkışlar için kitlelerin nabzını okumamız ve şartlar çerçevesinde politikalarımızı belirlememiz gerekir. Rusya emekçileri, Çarlık Rusya’sına karşı Şubat Devrimi’ni barış için desteklemiştir. Şubat Devrimi‘nde doğan küçük burjuva devrimci iktidar ile burjuva iktidar güçlerinin emperyalist savaş çerçevesinde uzlaşması kitlelerde hayal kırıklığı yaratmıştır. Halk, barışı vaat eden Sosyalist Devrimci Parti’nin ve RSDİP Menşevik hareketinin sol kanadı, BUND ve RSDİP(BOLŞEVİK)’nin barış çağrısı ile Ekim Devrimi’ne katılmışlardır. Ekim devrimi istikrar, barış ve huzuru vaat etmekteydi. Bunu Çin Devrimi’nde ve diğer devrimlerde de görebiliriz. Burjuvazinin dikkatlice davrandığı bir mesele de budur. Devrimci muhalefet geliştiği durumda görece istikrar ve huzur tesis etmek ister. İstikrar ve huzur halk yığınlarının önemsediği bir konudur. Peki huzur ve istikrar onları açlık ve sefalete mahkum ettiği halde neden bu tip eğilimler ortaya koyarlar. Haziran seçimlerinde fiyasko yaşayan AKP, kasım seçimlerinde nasıl başarılı olabilmiştir? Çünkü ekonomik – siyasi krizin getirebileceği yıkım halkı korkutmuştur. Muhalefet, düzen sağlayacak yeterlilikte görülmemiştir. Örneğin  ‘’ Hendek ‘’sürecinde neden Kürt halkı ayaklanma çağrısına katılmamıştır? Çünkü insanlar ailelerine zarar gelmesini, ellerindekini kaybetme ihtimalini göze alamamaktadırlar. Bu nedenle hareketlerin doğrudan isyan çağrıları vücut bulmaz. Ayaklanmaların kendiliğinden gelişme dinamiği de tam da buradadır. İnsanlar barışçıl protestolara aileleri ile katıldıklarında, saldıran her güce karşı canla başla mücadele edip bir anda kendilerini bir ayaklanma coşkusu içinde bulurlar. 40 yılda belki yüzlerce serhıldan yapan bir hareket, neredeyse çoğu zaman meşru gösterilerinden serhıldanlar yaratmıştır. Ayaklanma çağrısı yapıldığında, bu çağrıya militan güçler dışında, geniş kitle katılımı yaratmakta genelde sorun yaşanmıştır. Çünkü insanlar, yaşamlarına ve yaşayacaklarına gelecekten daha fazla önem vermektedirler. Bizler de bu yaşantıyı politikamızda özellikle yaşama ve yaşatma noktasında geliştirdiğimizde daha fazla toplumsal karşılık bulabileceğiz. Toplumsal mücadele militan bir hak arama mücadelesi şeklinde ruhunu geliştirip korumalıdır. Hak arama çağrımız sistemin her saldırısına karşı kendini örmeli-örgütlemelidir. Her saldırıya karşı direniş yaratmaya çalışmalıyız.

SSCB ve ÇHC sosyalist inşa pratiklerine baktığımızda, 1956 sonrası, ÇHC kalkınma planı daha başarılıdır. Çünkü; Sovyetler Birliği’nin ‘’ağır sanayi devrimi odaklı ekonomik programı’’  günlük ihtiyaç maddelerinde kıtlığa sebep olmuştur. Sonraki ekonomik programlar ise refahı öncelik olarak hedefleyince halkın yaşamında beliren, görünür değişimler halkı motive etmiştir. Devrimci pratiklerin gösterdiği deneyim şudur; halkın dokunabildiği gelişim ve tadılan faydalar onlar için daha önemlidir. Kendilerinin yaşayabileceği bir geleceği kurmak, bu esnada yaşamlarını gerçekleştirmek oldukça faydalıdır. Bugün İskandinav ülkelerinde mutluluk ekonomisi dedikleri model, İskandinav halkını diğer kapitalist ülkelerin halklarından daha fazla motive etmekte ve üretken kılmaktadır. Bizim bu mutluluk ekonomisi yaklaşımının kitlelere, yaşattığı anın yerine, uzak bir geleceği vaat etmemiz ve o uzak gelecekte yaşayacak kuşaklar için fedakârlığa çağırmamız siyaseten çok olumlu sonuçlar vermeyecektir.

Sosyalist ülkelerin tarihinde yaşanan intihar(özkıyım) vakaları da incelenmeye değerdir. Özkıyımın kapitalist ülkelerle kıyaslanması bile süreci kurtarmaya yetmeyecektir. Normal şartlarda doğal bir toplum veya sosyalist bir toplumda özkıyımın gerçekleşmesi istisnai bir durum olmalıdır. Çünkü bu insanın varoluşuna yabancılaşması, kendi anlamını yaratamaması, kendini var etmekten vazgeçişi, paylaşım ilişkileri ezcümle sosyalliği ile ilgili bir probleme işaret eder.  Sosyalist toplumun ve yoldaşlık ilişkilerinin rahatlatıcı, çözüm üretici olması gerekir.

Sisteme Karşı Biat Kişiliğini Yıkmak, İsyancı Kişiliği Yaymak Ve Yoldaşlık İlişkilerinde Derinleşmek

Bizler yaşam hakkını, özgürlükleri, emeği vb. savunurken; insanlarımıza, zulmü gördükleri her yerde adaletin ve vicdanın sesini ortaya koymayı, tavır geliştirmeyi ve bu duruşu topluma yaymayı öğretmeli, kavratmalıyız. İnisiyatif geliştirip haksızlığa uğramışlara ve mağdurlara sahip çıkmak, sisteme karşı devrimci kültürü topluma gösterip sosyal ilişkiler içinde devrimi örgütlememize vesile olacaktır. Pasif, örgüt eylemliliği dışında müdahaleci olmayan yaklaşımlar yetersizdir. 68 kuşağının önemli özelliklerinden biri de onları doğal kitle önderliğine dönüştüren bu aktif, isyancı, girişken kişilikleridir. Sistemi öncelikle zihinlerimizde yıkmalı, sesimizi haksızlık gördüğümüz yerde yükseltmeliyiz. Her bir eylemimiz, sesimiz, üretimimizle sisteme karşı toplumsal kültürde yer edinebiliriz.

Türkiye devrim hareketinde, çelişkilerin önemli bir bölümü sistemle mücadeleyi yeterince kavrayamamanın neticesinde; yoldaşla olan çelişkide yoğunlaşmak, meselelerin kaynağını ve çözümünü kavrayamamak, toplumsal sorunlara ve kolektife karşı duyarsızlık, ortamcı kafa kol ilişkileri, eleştiri yapmanın ve özeleştiri vermenin anlamını kavrayamamak… Bütün bunlar yoldaşlaşmakta yetersizlikler yaratır ve süreç içinde klikleşme ve hizipleşmeler doğurarak kendini kısır bir döngüde tekrarlar. Türkiye devrim hareketindeki birçok bölünme, iç çelişmelerin yöntemsiz ele alınması, bunları kavrayacak ve çözümleyecek mekanizmaların işlevsizliğinden kaynaklanmıştır. Sisteme karşı isyan kişiliğini geliştirip yaymak, sorunları hızlı kavrayan ve sorunlara çözüm üreten aynı zamanda mücadeleyi kendini gerçekleştirme zemininde kavrayan bir kuşak yaratmak şarttır.

H. K. Zachariadis