Yaşanan pandemi kabusu insanlık için gerçek bir mini kıyamet mi yoksa burjuvazi için politik bir fırsat mı tam olarak bilemiyoruz. Ama görünen o ki bu hastalığın ortaya çıkmasıyla kapitalizm her zaman her şeyde olduğu gibi, bunu da sistemi aksatmayacak şekilde değerlendirecektir.Krizi fırsata çevirmeye ve süreci kriz yönetimi ile geçiştirmeye aynı anda çalışacaktır. Hastalığın etkisi ister abartılı olsun ister gerçekten büyük bir tehdit olsun artık şunu biliyoruz; olası bir salgın hastalık hepimizi yutabilir ve  buna hazır değiliz. Çünkü tıp bizi müşteri olarak görüyor. Salgınları ve halihazırdaki her tür hastalığı piyasa olarak görüyor. Doğallığında da sağlık merkezli değil kar merkezli yaklaşıyor.
 Bir başka açıdan da doğayla oynamanın intihar olduğunu gördük. Bindiğimiz dalı kesiyoruz. Her kuruttuğumuz su kaynağı, tükettiğimiz orman;  siyanürle aranan altın  ve nükleer-termik santraller ile kendi kıyametimizi yaratmaktayız. Bizler ekosistemden azade değiliz. Ekolojik yaşam tükenmeye yüz tuttuğunda ”beyaz adam anlayacak paranın yenmeyecek bir şey olduğunu’’ önermesinin pratikteki karşılığını görecek.
 Kutuplardaki erimeler ile birlikte yeni hastalıklar da donmuş topraktan çıkmaya başladı. Et tüketimine pek ihtiyaç kalmadığı halde taştan yumuşak her şeyi yeme eğilimimiz, hayvanların hastalıklarını da  insan doğasına daha fazla davet etmektedir. Hayvanlara ettiğimiz eziyeti bir kenara bırakıp sadece kendimizi düşünmeyi ilke edindiğimize göre bu yoldan devam edelim. Çünkü bu daha kolay anlaşılan bir yol. Tükettiğimiz hayvanların hastalıkları ile bu kırımlara hazır mıyız?  ”Hayvanlar yiyecek mi?” sorusunu kendimize sormak pek işimize gelmiyor. Madem öyle  tükettiğimiz hayvanların doğada bıraktığı boşluğu neyle dolduracağız ? Bu dünya hayvanlarla paylaşamayacağımız kadar küçük mü? Bir bitkiyi yetiştirmek için toprağın, iklimin, nemin, suyun oranı önemli de insanın bağrından çıktığı doğal yaşam önemsiz mi? Bu soruları bencilce artırabiliriz . Varacağımız sonucun çok değişeceğini düşünmüyoruz. Hayvanlar yemesin diye ilaçladığımız meyveler, sebzeler, bitkiler bizi kanser ediyor. Alerjiler, gıda zehirlenmeleri, organ yetmezlikleri, beslenmeyle ilgili bir yığın hastalık yaşıyoruz. İnsan psikolojisi  beton yığınları, hava kirliliği, dar alanda yaşam vb. koşullara uygun değil. İnsan herhangi bir hayvandan farksız bir organik yapıdadır. Yaşamımızı sürdürmemiz için daha doğal bir ilişki şarttır. Doğa kendi bencilliğimize göre şekil verebileceğimiz bir nesne değildir. Yaşamamız için yararlanacağız. Ama bu yararlanmanın kendisi bu doğal yaşamın parçası olduğumuzu ve buna tabi olduğumuzu unutturmamalı. Tanrılar gibi davranamayız. Yoksa Gılgamış’ın ve İkarus’un kaderini yaşamaya mahkum oluruz.​
 Tekelleşen tıbbi sistem her şeyi meta ve kara çevirir. Bizler müşteriyiz ve sürekli şekilde tüketmemiz gerekir. Biz tükettikçe onlar yeni metalar piyasaya sürecektir. Sağlıklı yaşamı sağlasak tıbbi sistem sıkıntıya düşer. Metaları elinde kalır ve sermayeye dönüşemez. Hastalıklar tükendikçe pazar daralır ve nihayetinde pazar, tekelleri sırtından atar. Ticarileşen tıbbi sektörün yaşama katkısı olmaması sadece bundan değildir. Onlar için bilimsel bilgi geleneksel tıptan üstündür. Geleneksel şifacılığın insanlığın hayvan kökenine kadar inen, doğadan derman arayan birikimini ve tarihi tecrübesini çoğu zaman görmez. Dolayımlanan akıl, gerçekliğe şaşı bakan yabancılaşmış bir bilgi doğurur. Nesnelere baktıklarında görmek istedikleri şeyleri bulurlar. Materyalizmi kullanan insan beyninin öznelliğinin standart sapması yönü şaşırtır. İnsan doğasının şekillenişi ile hastalıkların şekillenişi arasında doğaya yabancılaşmaya paralel olacak şekilde (ters korelasyon) sağlığa yabancılaşma da vardır. İnsanın doğallığının farkındalığı, insanın sınırlarını, yabancılaşmış insanın ufkundan  farkındalığa ulaşmış insanın ufkuna doğru uzatacaktır. Doğallığında, olguların içinde burjuva biliminin aradığı şeyle bizim aradığımız şey aynı şey olamaz. Bu, sınıfsal olarak mümkün değildir. Onlar metalaşacak bir öz ararken, biz faydaya yani insanlığa yararlılığına bakarız. Şeylere içkin olan dinamizmin mekanik-organik yanı çoğu zaman insanı ilgilendirmez. İnsanlar faydayı ararken sınıfsal pozisyondan izole bakamaz.Biz önleyici ve sürekli sağlığı ararken onlar mülkiyet ve sermaye biriktirecek şeyleri ararlar. Burjuva tıbbı, insan doğasına olan faydayı test için hayvanları kobay ederken bizler bu yaklaşımı aşmalıyız. Onlar göçmenler, azınlıklar, dışlanmışları testlerine denek ederken bizler öncelikle insan doğasına ve canlı doğasında hastalıklara neden olan yanları anlamalı, bunları ortadan kaldırmaya çalışmalıyız.  Gönüllü hastalar üzerinde bilgisayar programları, tıbbi felsefe ve yorum, tarihi metinlerde geçmişten gelen bilgileri vb. kullanarak çözümler arayıp tedavi süreci uygulamalıyız. Çevresel etmenleri düzenlerken ekolojik yaşamın her haliyle barışık yaşamayı öğrenmeliyiz. Doğanın sesini yaşam ve üretim alanında elden geldiğince oluşturmalıyız. Toprakla, bitkiyle, suyla, yağmurla, rüzgarla barışmalıyız. Hayvanların bitkilerden şifa aramalarını gözlemlemeliyiz. Evrimsel doğamızın kazandırdığı uzamlarımızı tekrar geliştirmeliyiz. Andaman yerlilerinin depremi hayvanlar gibi önceden sezgisel bildiklerini görmüştük. Avusturalya’daki orman yangınında ateş yayan kuşların varlığını Aborjinler’den hiçbir zaman öğrenmeyen çünkü ondan öğrenecek bir şeyi olmayan medeni insan kibrinden sıyrılmalıyız.​
 İnsanla doğa arasındaki çelişmenin evrensel çelişkiler içerisinde önemi aşikardır. İnsan kendini yaratma sürecinde, öncelikle doğanın parçası olma bilinciyle hareket eden bir canlı evriminin ürünüdür. Sonradan aletlerle doğadan maksimum faydayı sağlamaya çalışan insan, mülkiyetçi topluma geçişle beraber toprakları, ağaçları, bitkileri, hayvanları doğanın nimeti olarak görmekten nesne olarak görmeye doğru yabancılaşmıştır. İnsan tam  da bu süreçte yabancılaşıp farkındalığını yitirerek uygar insana dönüşmüştür. O günden bu yana uygarlığın taşındığı her insan topluluğuna tüm yozlaşmışlıklar, mutsuzluklar ve kirlilikler taşınmıştır. Peki gelişim için bunca fedaya değmiş midir? Kaybettiklerimiz kazandıklarımızdan daha mı değersizdir. Kendini yaratan insandan mutsuzluğunu yaratan, farkındalığını yitiren ve yabancılaşan insana ulaştık. Bu uygar insan kendisi hariç her varoluş biçimini küçümsemekte ve ukalaca kendi biriktirdiği emek hırsızlığı birikimi sistemini övmektedir. Kendini öven insan kendi gerçekliğine ya yabancıdır ya da kendi eksikliklerini aşmayla ilgili sorunları vardır. Her şeyi nesneleştiren bir burjuvayı model alıp nesneleştirmeyi kızıla boyayabiliriz. Fakat kızıla boyamakla nesneleşmeyi devrimcileştiremeyiz. Ekoloji, feminizm, sınıf mücadelesi, sağlık, komünizm, siyaset kesişimsel bir ilişki içinde yabancılaşma biçiminde örgütlenmiştir. İnsanın tüm yabancılaşmasının temelinden çözümü, devrimci materyalist bir felsefeyle, iktisadi ilişkiler temelinden sistemi yıkmasından geçer. Komünist insan kendiyle barışan ve uygarlıkla kapışan insan olmak zorundadır.
H. K. Zachariadis