Kapitalizm, Ekosistem ve Emperyal İlişki Boyutu

Kapitalist sistem, doğadaki madenlere en kısa yoldan, en az maliyetle ulaşmayı amaç edindiğinden, kullanılacak yol-yöntem ve araçları da bu gerçekliğe uygun olarak şekillendirir. Bu durum, kapitalist sistem için daha fazla kar, ekosistem için daha fazla yıkım ve tahribat anlamına gelir. Sistemin maden arama faaliyetlerinin önemli bir boyutunu altın madeni arama faaliyetleri oluşturur. Siyanürün altın arama faaliyetlerinde yoğun olarak kullanılması sistemin işleyiş mantığının tezahürüdür.

Altın madeninin elde edilmesi aşamasında kapitalist şirketler, çeşitli yöntem ve araçlar kullanır. Maliyeti düşük, kâr marjını yüksek tutabilmek için kullandıkları yöntem ve araçlar ekosistemin büyük zararlar görmesine neden olur. Altın madeninin ayrıştırılması işleminde siyanür kullanımı tercih edilir ve siyanürle altın arama faaliyetlerinin büyük bölümü çok uluslu tekeller eliyle yapılır. ADB, Kanada, Fransa, İngiltere, Hindistan ve Çin gibi ülkeler yürütülen bu faaliyetlerin başını çeker. AB ülkeleri, ABD ve Kanada siyanürle altın arama yöntemlerini, kendi ülkelerinde kullanmayı nerdeyse terk etmiştir. Siyanürle altın ayrıştırma işlemi, çok uluslu tekeller eliyle, ulusal merkezi bir gerçeklik üzerinden, periferi olarak adlandırılan çevre ülkelerde gerçekleştirilir. Çin, Güney Afrika, Güney Amerika, Türkiye’deki altın rezervleri, çok uluslu şirketlerin kar güdüsüyle merkez ülkelerin ve çok uluslu şirketlerin çevre ülkelere adeta akın etmesine neden oldu. Bu faaliyetlerin çevre ülkelerde sürdürülmesinin merkez ülkelere ve çok uluslu şirketlere sağladığı çeşitli avantajlar söz konusudur. Elbette madencilik ve siyanür yöntemiyle yürütülen projeler sadece çok uluslu tekellerin sürdürdükleri faaliyetler değildir. Yerel kapitalist şirketler de bu yöntemleri kullanarak faaliyetlerini sürdürürler.

Bahsedilen avantajlardan bazılarını sıralayalım:

Çevre ülkelerde hammaddelerin ucuz olması, çok uluslu şirketlerinin ekonomik olarak muazzam zenginleşmelerini sağlar. Bu zenginliği kendi ülkelerindeki işçi ve emekçilere “sus payı” olarak paylaştıran egemen sınıflar, kendi ülkelerinde sosyal huzursuzluğun büyümesini önlemeye çalışırlar. Aynı zamanda kendi ülkelerindeki işçi ve emekçi sınıfların, periferi ülkelerdeki sömürgeciliğe sessiz kalmalarını sağlar. Bu nokta oldukça önemlidir. Çünkü, merkez ülkelerdeki işçi ve emekçi sınıfının, periferideki işçi ve emekçi sınıfla arasındaki enternasyonal ilişki “liberal virüsle” zehirlenir. Merkez ülkelerdeki sosyal-demokrasinin ve işçi sınıfının kendi burjuvazileriyle kurmuş oldukları problemli ilişki enternasyonal dayanışmanın zayıflamasına neden olur. Çevre ülkelerdeki ucuz iş gücü, büyük kapitalist güçlerin ve şirketlerin iştahını kabartır ve onların bu ülkelere daha fazla yatırım yapmalarına neden olur. Büyük kapitalist güçler, siyanürle maden çıkarma işlemlerini ve ağır sanayi tesislerini periferideki ülkelere kaydırarak, kendi ülkelerinde doğaya verdikleri zararı azaltma yoluna giderler. Merkez ülkeler; ekonomik, siyasal ve kültürel güçlerini kullanarak çevre ülkelerdeki egemen sınıfın tarihsel sorunlarını ve başka halklara dönük sömürgeci politikalarını gündeme getirir ve ekonomik olanaklar elde ederler. İstenilen tavizler koparıldıktan sonra da bu konulara sessiz kalınır.

Çevre ülkelerin bu durumdan sağladıkları başlıca faydaları sıralayalım:

Çok uluslu şirketlerin, çevre ülkelere yaptıkları yatırımlardan bu ülkelerin egemen sınıfı da pay alır. Yerel egemen sınıf, çok uluslu şirketlerin çevre ülkelere yaptığı yatırımları kısa vadede de olsa, işsizliğin daha büyük oranlara yükselmesini önleme ve toplumsal huzursuzluğu elimine etme fırsatı olarak görür. Proje ihalelerinde rüşvet, rant ve vurgun olanağı elde eden yerel egemen sınıf, bu yolla zenginleşir ve elde edilen olanakları klik savaşlarında rakiplerine karşı kullanabilir. Bu yolla rakipleri saf dışı bırakma ve iktidarı kendi ellerinde tutma olanağı sağlar. Merkez ülkeler ve periferi olarak adlandırılan çevre ülkelerin egemen sınıfları, ekonomik ve siyasal güç ilişkisi bakımından eşit olmadıklarından, iki egemen güç de bu gerçeklik üzerinden kendi alacağı payı önemser. Bu ilişki içerisinde büyük olanın daha büyük, küçük olanın ise daha küçük karlar elde etmesi eşyanın tabiatı gereğidir. Büyük ve küçük kapitalist güçlerin arasındaki bu ilişkide zorunlu olarak en çok zarar gören doğa, canlılar ve periferi ülkelerdeki yoksullar olur.

 

Çok Uluslu Şirketlerin Türkiye’deki Siyasi ve Ekonomik Bağlantıları

Türkiye ve Kürdistan’da maden ve siyanürle altın ayrıştırma projeleri, söz konusu olan çok uluslu tekeller üzerinden büyük oranda sürdürülür. Özellikle Kanadalı şirketlerin coğrafyada yürütmüş oldukları siyanürle altın ayrıştırma yöntemleri ve projeleri fazlasıyla gündeme gelir ve buna bağlı olarak da yerelde yaşayan toplumun tepkisine ve mücadelesine neden olur. Bergama köylülerinin uzun süre sürdürdükleri mücadele, Çanakkale’nin Kirazlı Köyü’ndeki siyanürle altın arama projesine karşı gelişen toplumsal muhalefet, Karadeniz’in çeşitli alanlarında yürütülen faaliyetler ve Kaz Dağları’nda yaşanan direniş, açığa çıkan rantın, talanın, tahribatın ve aynı zamanda buna karşı gelişen muhalefetin ve isyanın göstergeleridir. Yerel kapitalist şirketlerin de benzer faaliyetleri sürdürdüğünü belirtmekte fayda görüyoruz. Doğanın sömürülüp, sınırsız kâr uğruna talan edilmesi, yerli ve yabancı sermayenin bazen birbirlerinden bağımsız bazense karşılıklı işbirliğiyle sürdürülür.

Türk egemen sınıfı geçmişte belirlediği madencilik yasasını ilk olarak 1985 yılında ANAP hükümeti döneminde değiştirdi. AKP döneminde ise tam 14 defa değişikliğe uğrattı. Sadece AKP döneminde 118 yabancı firmaya 600’e yakın maden ruhsatı verildi. Türkiye’deki egemen sınıf, şirketlere maden arama hakkı tanımak için çeşitli zaman dilimlerinde parlamentoda yasa tasarıları hazırladı ve madencilik yasasının, burjuva basının da desteğiyle, toplumun büyük bölümünde kabulü görmesi sağlandı. Böylece, kabule yanaşmayan toplumsal kesimlerin itirazı boğuldu ve görünmez hele getirildi. Toplumda onay verme süreci, ülkenin zengin maden sahalarına sahip olduğu, ülkenin ekonomik sorunlarının çözüleceği, ülke ve bölgedeki halka istihdam sağlanacağı argümanlarıyla, yani gerçekliğin manipüle edilmesiyle sağlandı. Türk egemen sınıfının Kaz Dağları’nda katliam yapmasına izin verdiği Alamos Gold adlı Kanadalı şirket açığa çıkan tepkiler nedeniyle Kaz Dağları’ndaki çalışmadan çekilmek istiyor; fakat Alamos Gold’un yerli işbirlikçisi olan Doğu Biga Madencilik’in bu süreci engellediği biliniyor. Yerli işbirlikçi şirketin yöneticileri, “Bunlar aptal bir toplum. Biz bu toplumu basın ve iletişim araçları aracılığıyla manipüle ederiz” minvalinde söylemlerle Alamos Gold’un süreçten çekilmesini engellediği biliniyor. Bu durum yerli işbirlikçilerin kapitalist aç gözlülüğünün bir göstergesiyken, aynı zamanda kapitalistlerin “yerli ve milli” hassasiyetlerinin para kazanmak ve sermayelerine sermaye katmaktan ibaret olduğunu gösterdi. Kendi ülkesindeki halkı aşağılamaları bir yana, burjuva basın ve iletişim kanallarıyla egemenlerin toplumu nasıl manipüle ettiklerini dillendirmeleri manipülasyonu bilinçli kullandıklarını açıkça gösteriyor.

Toplumun tepkisi bu biçimde absorbe edildikten sonra, yerli maden şirketleriyle kurulan ortaklık üzerinden aramalar, sondaj ruhsatları ve ÇED raporlarının hazırlanması aşamasına geçilerek faaliyetler sürdürülür. Uygun koşullar oluştuktan sonra ise çok uluslu şirketler devreye girerek, bürokratik işlemleri hazırlanmış olan madeni devralır. Yerli şirketlerin çok uluslu tekellerle kurmuş olduğu taşeronluk ilişkisi bu şekilde işler. Bu ilişkide güç dengelerine göre büyük ve küçük şirketler kendilerine düşen payı alarak zenginleşirler. Maden şirketleri, sömürüyle, elde ettikleri karı ve yaratıkları tahribatı gizlemek için “Sosyal Sorumluluk Projeleri” adı altında okul, sağlık ocağı ve içme suyu gibi düşük maliyetli projelerle göz boyamayı da ihmal etmezler. Bu manipülasyon sürecinde doğa, canlılar ve insanlardan yitip giden kullanım değeri ve maneviyat düşünüldüğünde toplumun kaybettiği ekonomik kayıplar pek önemsiz görünür. Toplumun büyük çoğunluğunun kanıksadığı, “ekonomik büyüme, devletin siyasal olarak dünya devletleri karşısında güç kazanması ve toplumun refah seviyesinin artması” argümanları yanılsamaya dönüştüğünden maskelenmiş olan kapitalist kâr hırsı ve çıkarlar gerçekliği giz olarak kalır. Toplumun bir başka kesimiyse bütün bu yaşananlardan kapitalist sistemi ve Türk egemen sınıfını sorumlu olarak görme eğiliminde olmadığından, ülkeyi yöneten hükümeti sorumlu tutar. Bu gerçeklik içerisinde geriye kalan kesimlerin farkındalığı da toplumsallaşmadığı için sesini toplumun büyük kısmına duyurabilme olanağı zayıf kalır.

Kürdistan’da yıllardır devam eden savaşın yaratmış olduğu gerçeklik ve bölgenin doğal coğrafik yapısı, kapitalistlerin genel olarak yatırımlarını zorlaştıran olgular durumundadır. Savaşın yarattığı gerçeklik bile Kürdistan’da uygulanan ve uygulanması tasarlanan projeleri önlemeye yeterli olmadı. Son olarak Munzur Dağları’nın maden sahası ilan edilmesi bu durumu görünür hale getirdi. Sömürgeci siyasetinin çeşitli ideolojik araçlarla üretmiş olduğu milliyetçilik ve şovenizm Kürdistan’daki madenleri “Türkiye’nin milli bakiyesi” olarak görme eğilimini güçlendirdi. Bu durum, Türkiye’deki toplumun genel kabulünü aldığından, Kürdistan’daki sömürgeci siyaset rasyonelleştirildi. Türk toplumundaki milliyetçi ve şoven anlayış nasıl ki Kürtlere uygulanan ekonomik, siyasal ve kültürel baskıyı meşrulaştırdıysa aynı zamanda Kürdistan’da doğa ve canlılar söz konusu olduğunda da sömürgeci siyasetin argümanları aynı rasyonelleştirmeyle sürdürülür. Kürdistan’da ekosistemi tahrip eden sömürgeci siyaset, toplumda genel kabul görerek kendisini yeniden üretmeyi sürdürme olanağı elde etti.

 

Altın Arama Faaliyetlerinde Siyanür Kullanımı ve Ekosistem

Siyanürün, altının diğer madenlerden ayrıştırılması için kullanıldığı, bu kullanım miktarının da aslında çok küçük oranlarda olduğu ve durumun abartıldığı argümanı egemen sınıf ve kapitalist şirketler tarafından sürekli dillendirilir. Kapitalistler, kendi çıkarları için ekosistemi sömürmelerini bu türden argümanlarla dolayımlar ve çıplak sömürüyü gizlerler. Oysa durum hiç de böyle değildir. Siyanür kullanım yüzünden açığa çıkan ekolojik tahribat oldukça büyük boyuttadır. Siyanürün yağmur, sel ve taşkınlarla baraj sularına karışması, yeraltı sularına sızarak kaynak sularını zehirlemesi, göllere ve denizlere ulaşması, karıştığı toprağı zehirlemesi oldukça önemli bir gerçektir.

Dünyada son 25 yıl içerisinde siyanürle altının ayrıştırılması sırasında yapılan işlemlerde toplam 30 kaza yaşandı. En büyük kaza bundan on yıl önce Orta Avrupa’da meydana geldi. Bu kazada Tuna Nehri’ne siyanürlü atık su karıştı. Bu durum milyonlarca insanı, belki de milyarlarca canlıyı etkiledi. Türkiye’de ise, Yenice fay hattı siyanür işlemlerinin yapıldığı sahanın 7-8 kilometre yakınından geçiyor. 1950’li yıllarda Yenice’de büyük bir deprem oldu. Bu bölgede iki fay hattı var. Bir tanesi Saros Körfezi civarında, diğeri ise Edremit’e doğru inen fay hattıdır. Burada gerçekleşecek olası bir depremde siyanürün sızması ve toprağa karışması riski olasıdır. Kazalardaki en büyük nedenlerin başında da deprem, iklim değişikliği ile ortaya çıkan aşırı yağış sonrası havuz taşmaları gelir. Bu kazalar sonrası, olası çevre kirlilikleri nedeni ile çevre ülkelerin de müdahil olabilecekleri siyanürle altın arama aşamasında, binlerce ağacın kesilerek ormanların tahrip edilmesi de tahribatın başka bir boyutu anlamına gelir. Yine bu bağlamda siyanürün toprağı kirletmesi ve ürünlere sirayet etmesi, ürünleri tüketen insanların ve canlıların sağlıklarının bozulmasına neden olduğu bir durum söz konusudur.

Kapitalist şirketlerin, siyanürle altın arama projelerini çevre ülkelere kaydırdığına işaret ettik. Bu bağlamda, çevre ülkelerdeki madencilik ve siyanürle altın arama projelerinin çevre ülkelerdeki halkın istihdamını sağladığı yönünde toplumda hâkim olan tek yanlı bakış açısı irdelenip tartışılmalıdır. Bu şirketler, çevre ülkelere kendi çıkarları noktasında bahsi geçen projelerle yatırım yaparken büyük payı kendileri almaktadırlar. Diğer yanıyla çevre ülkedeki egemen sınıflar bu payın diğer bölümünden nemalanırlar. Payın geriye kalanı ve topluma düşün bölümü sadece küçük bir kırıntıdan ibarettir. Geçici istihdam durumundan toplumun faydalandığı argümanı meselenin bir boyutudur. Topluma daha büyük fayda sağladığı argümanının bir an gerçek oluğunu varsaydığımız durumda bile, aslında durumun hiç de toplumun faydasına olmadığı anlaşılır. Ekonomik refahın getirdiği fayda, ekosistemin gördüğü zararla kıyaslandığında durumun toplumun çıkarına olduğu anlayışının sorgulanması gerekir. Bir başka durumdan meseleye bakarsak, kapitalist tekellerin yapmış oldukları bu yatırımlar bir yandan istihdam sağlamış gibi görünse de aslında tarımcılık faaliyetlerinin ve köylülüğün ekonomik yıkımına sebep olur. Bu yanıyla toplumun bir kesimi istihdam edilirken daha büyük bir bölümü yıkama ve sefalete sürüklenir.

İstihdam ve ekonomik kalkınmadan ziyade insanın ve toplumsal sistemlerin doğayla ve canlılarla kurduğu yabancılaşma ilişkisine odaklanıp, farkındalık ilişkisini görünür kılmak önemli bir durumdur. Altın, gümüş, elmas ve benzeri madenlerin getirdiği zenginlik mi; yoksa orman, toprak, su ve hava mı faydalı ve değerlidir? Kapitalist sistemin yaratmış olduğu uygar birey ve toplumun nesnelerle kurduğu ilişkiye bakılırsa, mülkün her şey olduğu ama kullanım değerinin tek başına hiçbir şey olduğu bir durum söz konusudur. Dolayısıyla günümüzün uygar bireyi ve toplumu, nesnelerin değişim değerinin esiri olduğundan kendisinin binmiş olduğu dalı kestiğinin farkında değildir. Nesnelerin değişim değeriyle kurduğu ilişkiyi onların kullanım değerine feda eden günümüzün yabancılaşmış bireyi ve toplumunun bu halini Marks incelemişti. Kapitalist üretim tarzını incelemesi sürecinde Marks’ın göstermeye çalıştığı “iktisadi aklın cinneti” günümüzün birey ve toplumunun durumundaki tezahürden görülebilir. Günümüzün uygar birey ve toplumu, yaşadığı bu cinnet haliyle kendisini yitirip türünün intiharını nihayete erdirmeye doğru sürüklenirken sadece kendisini değil, aynı zamanda önüne kattığı doğanın ve canlıların da katliam sürecini tamamlama yolunda hızlı adımlarla ilerlemektedir.

 

Komünal ve Ekolojik Yaşam

Ekonomik, siyasal, felsefi ve kültürel yapılar, kapitalist sistemin ekonomik işleyiş mantığına uygun olacak biçimde düzenlendi. Bilim ve teknoloji ve benzeri araçlar kapitalizmin işleyiş mantığının dışında değildir. Bilimsel ve teknolojik “ilerleme”yle “sürdürülebilir kalkınma modellerinin” ekosistemdeki tahribatı önleyebileceği anlayışıyla hareket eden çevreci yaklaşımların iyimser bakış açıları, çözüm sunmaktan ziyade sistemin tahribatını gizledi.

Açığa çıkan tahribat hali, sistemin iyi ya da kötü niyetinden kaynaklanmaz. Aksine bu durum, sistemin işleyiş yasalarının bir sonucu olarak gerçekleşir. İnsan merkezli toplumsal sistemlerde, insanların imgeleminde doğa ve canlılar dışsal bir güç görünümündedir. Dolayısıyla bu görünüm durumunun değişmesi de toplumsal formasyonlardaki köklü değişimle olanaklı hala gelebilir. İnsan, tarihsel süreç içerisinde kendi etkinlik gücünü kullanarak doğadan koptu. Bu kopma süreci insanın doğaya dönmesini olanaklı kılmaz. İnsanın doğasından uzaklaşma durumunu ahlaki bakış açısıyla değerlendirerek mutlak bir kötülük durumu olarak görmüyoruz. Bu anlamda, bilimsel ve teknolojik araçların kullanılması, doğadaki nesnelerden insanın yararlanmasını bakış açımız reddetmez. İnsanlar kendi var oluşlarını doğadaki bütün canlılar gibi sürdürmek durumundadır. Dolayısıyla kendi var oluşunu sürdürme ile doğa ve canlıların kendilerini var etme durumu, insanın kendi var oluşunu merkeze aldığı bakış açısı dönüştürülerek karşılıklı bir var oluş ilişkisiyle mümkündür.

Kendi etkinliğinin ürünü olan insan, kurmuş olduğu toplumsal yapıları ve toplumsal sistemleri yine kendi etkinlik gücünü daha bilinçli olarak kullanıp dönüştürebilir. Marks; insanların etkinlik güçlerini kullanarak yaşamı dönüştürmelerinin yanı sıra bu etkinliklerini nasıl gerçekleştirdiklerinin de onların zihinsel ve pratik var oluşlarını belirlediğini, inceleme süreci sonrasında açıklığa kavuşturdu. Öyleyse, insanlar kendi etkinlik güçlerini kullanarak başka bir zihinsel ve pratik var oluş gerçekleştirebilir. İnsan merkezli bir var oluş biçimi, doğa ve canlı merkezli bir var oluş biçimine dönüşebilir. Doğa ve canlıların insanlarda dışsal ve yabancı bir nesne olarak görünümü, kendisini başka bir görünüm ve gerçekliğe bırakabilir.

Toplumsal sistemin, ekonomik, siyasal, felsefi, kültürel ve sosyal yapılarında gerçekleştirilecek radikal dönüşümler, komünal ve ekolojik bir toplumsal sistemi mümkün kılabilir. Gerçek anlamda komünal ve ekolojik bir var oluşun, sistemin devrimci dönüşümüyle olanaklı olabileceğini unutmadan, sisteme karşı yürütülen mücadele süreci içerisinde komünal ve ekolojik bir yaşamın zihinsel ve pratik adımları atılabilir. Yabancılaşma ilişkisinin olduğu bütün toplumsal yapı ve kategorilerde farkındalık ilişkisi de kendisini var eder. Yaşam, mutlak ve tamamlanmış bir yabancılaşma durumundan ibaret değildir. Yabancılaşma hali derinleşmiş olmakla birlikte, farkındalık hali de kendisini sistemin çatlaklarında sürdürür. Bu farkındalığı yaşamda görünür ve yaşanır kılmak toplumsal yaşamın her bir kategorisinde vereceğimiz mücadele ve şekillenmeyle olanaklı hale getirilebilir. Yabancılaşmaya karşı bugünden geliştirilecek her farkındalık eylemi, yaşamın devrimci dönüşümünü sağlama sürecinin bir atılımıdır.

M. Bakırciyan