İnsanın hayat akışındaki karşılaştığı problemlerin anlamlandırılması ve karşılaşıla bilinecek olasılıklar üzerine çalışmış birçok ekole yirminci yüzyıl boyunca rastlayabiliyoruz. Bu yüzyılın, geçtiğimiz yüzyılın küreselleşme yaygarasının etkisiyle hala daha düşüncede ekolleşememe durumuyla karşı karşıya kaldığı bir gerçekken, yirminci yüzyılın ekolleşme hareketi doğallığında kimi eleştirilecek yönleri bulunsa da oldukça değerlidir.

Bu ekollerin başında gelen okullardan birisi hiç kuşuz daha çok Frankfurt Okulu olarak bilinen, Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü’dür. Ekol, içerisinde sosyoloji, müzikoloji, psikanaliz, estetik, tarih, felsefe, edebiyat, siyaset bilimi gibi disiplinleri toplamış ve birçok farklı ismi bir araya getirmiştir. Bunlardan Türkiyeli okur tarafından en çok bilinenleri Theodor Adorno, Max Horkheimer, Walter Benjamin, Erich Fromm, Wilhelm Reich, Herbert Marcuse, Leo Löwenthal gibi isimlerdir. Ancak Okul’un kuruluşundan itibaren en etkin isimler, Adorno ve Horkheimer olmuşlardır. Bu ikilinin çeşitli çalışmaları, Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü’nün temel fikirleri olarak kabul görür. Lakin hem ikilinin hem de bir dönemde olsa Enstitü ile ilişkilenmiş diğer düşünürlerin hem de Enstitü ile bağını koparmamış sosyal bilimcilerin çalışmaları hala daha birçok sosyal bilim alanında oldukça etkin referanslardır.

Enstitü’nün çalışmaları kısa bir yazıya sığdırılabilecek kadar dar kapsamlı değildir. Bu nedenle, bugünün insanını anlamaya yönelik çok yönlü eserleri bize bırakan Enstitü’nün sembol isimlerinden Adorno ve Horkheimer’ın çalışmalarından birkaç noktayı kısaca inceleceğiz. İkilinin temel çalışmaları daha çok Aydınlanmanın Diyalektiği adlı eserlerinde kendisini göstermiştir. Daha doğrusu, bu çalışmayla ikili birbirine yakın düşüncelerini burada özetlemişlerdir ve Kültür Endüstri’si anlayışının oturtulduğu bir zemini açmışlardır.

Tam burada, ikilinin genel fikriyatlarını ortaya koyarken yararlandıkları temel bir kaynağı ele alacağız. İkilinin, Aydınlanmanın Diyalektiği adlı eserlerinde kendisini iyiden iyiye göstererek, diğer çalışmalarında da belirleyici olan düşünür Immanuel Kant’tır. İkili, Kant’ın kendinde olan ile kendinde olmayan yaklaşımını temel alırlar ve anlık akıl ile us anlamındaki akla göndermelerde bulunurlar. Yaklaşıma göre, insanlar kendilerini ve çevrelerini (dolayısıyla toplumsal olanı) anlık akıl noktasında algılarlar. Böylesi bir algılama, anlık fragmanlar üzerinden hayatı kurgular ve bütünsel bir yaklaşım oluşturamaz. Perspektiften, eğer insanlar anlık aklın dar ve bütünsel yaklaşımından bakmayıp, us anlamındaki akıl üzerinden “olana” yaklaşabilirlerse, zaten insana ve onun toplumuna yönelik mevcut tartışmaları yapmaya gerek bile kalmaz. Çünkü us anlamındaki akıl, soruna bütüncül olarak bakabilir ve kişisel olanın dar yaklaşımından ziyade, rasyonalitenin ışığında soruna yaklaşarak çözüm yolu bulur. Hatta bulmasına gerek kalmadan sorunu çözer.

Us anlamındaki aklın işlevsizliği ve anlık akıl üzerinden hayata bakılmasının sonucunda bugün, insanlık büyük bir kriz yaşamaktadır. Bu krizin çözümlenmesi açısından Kant’ın bakış açıları oldukça değerlidir. Lakin insanın anlık akıldan us aklına nasıl bir yönelimle ulaşabileceğinin cevabı Kant’ta da yoktur. Kant’ta olmadığı gibi, bu algılamadan soruna bakan başta Adorno ve Horkheimer dahil olmak üzere birçok düşünürün “günümüz insanına” yönelik eleştirisi, onların Aydınlanmanın Diyalektiği’ne ilişkin sözlerinde belirttikleri gibi, “Aslında amacımız, insanlığın gerçekten insani bir duruma ulaşmak yerine neden yeni bir tür barbarlığa battığını anlamaktan fazlası değildi” üzerindedir.

Adorno ve Horkheimer açısından, usun işlevsizliğinin sonucu olarak anlık akıl bir “rasyonalite” haline almış ve insanlık bunun dışına çıkamaz hale gelmiştir. Onlar bu durumu, Kültür Endüstrisi kavramıyla açarlar; kapitalizm insanı kültür alanına öyle bir sıkıştırmıştır ki, insanlar ustan tamamen uzaklaşarak, insan yaşamının devamlılığını sağlaması gereken tüketim nesnelerinin nesnesi olmuşlardır. Nesnenin nesnesi olunma hali, imgenin tamamen kaybıyla sonuçlanmıştır. Bunun sonucu olarak, böylesi bir insanlığın son durağı olan Kültür Endüstrisi’nden bir kaçışın olmadığı sanısı, daha sonraki birçok kötümser ve postmodernist düşünür için aslında iyi bir liman işlevi görecektir.

Gelgelelim, kavramın kötümserler ve postmodernistler açısından işlevli olmasından ziyade, onun içeriğinin olumlu kazanılması önemlidir. Düşünceden hareketle diyebiliriz ki, anlık aklın sonuçlarının alelade olan insanı temsil etmesi, onun usla olan bağının zayıflığı iken, egemenler tarafının insanın, usla olan bağının yitirilmesine yönelik vermiş olduğu yatırımla ilgilidir. Yatırım alanının kapitalist sistemin kendisi olduğu anlaşıla bilindiği oranda soruna sağlıklı çözümler getirile bilinir. Lakin başta Adorno ve Horkheimer olmak üzere, daha sonradan onlardan etkilenen birçok düşünürün onlarla ortaklaştıkları alandaki problemli yön, sorunun bu yönünü görememeleriyle bir problemler yumağı yaratmasıdır.

Netice itibarıyla, Kültür Endüstrisi anlayışı, kapitalist sistemin kendisini aşkınlamasının bir sonucuyken, kavram, onların bütünlüklü bir sistem eleştirisi yapamamalarının sonucu eleştirdiği şeyin içeriği haline gelmiştir. Böylelikle, Adorno ve Horkheimer’in değerli olan kavramları ve bakış açıları, sistemden ziyade, sistemin insanda yarattığı tahribatların düşünürler üzerinde bıraktığı etkinin sonuçlarıdır. Bu yönüyle, onların bu eleştirileri, “insanın içinde olmaması gereken halin” romantik eleştirisidir.

Eleştirilerinin insani boyutuna tamamen, felsefi boyutuna bir yönüyle katılmakla beraber, sorunun sistemsel boyutunu göremeyip romantik eleştiri esasında kalınmasının desteklenecek bir yönü yoktur. Ne yazık ki, başta batı düşünü olmak üzere, batı düşünü üzerinden dünyanın geri kalanını etkileyen bu akım, hala daha düşün dünyasında oldukça etkin ve işlevlidir. Postmodernistler işin bir ucundayken, anti-kapitalist ve Marx düşünü esaslı kişilerde bundan fazlasıyla etkilenmektedir. Dolayısıyla, anlık aklın eleştirisini yapanlar olarak birçok kişi hala daha “anlık akıl” üzerinden soruna bakarlar. Önemli olan bundan kurtulmaktadır. Bunun için, mevcut sistem eleştirisini derinleştirmek ve Frankfurt Okulu’nun Kültür Endüstrisi noktasındaki eleştirel teori dediği yaklaşımın romantik bakış açısının gerçekçi bakış açısına kaydırılması elzemdir.

Tufan Bozkurt