İnsanın maddi birikimi, mülkiyeti değerler yığınından ibarettir. Bu değerler üzerinde biriken emek zamanla üretilmiş gerçekliklerdir. Sermaye birikimi çok farklı metotlarla olur. Genel kapitalist metot artı değer sömürüsüdür. Fakat yağma ve el koyarak birikim bir başka ciddi yöntemdir. İnsanlık tarihi boyunca birikmiş tüm sermaye, emeğin sadece ödenmemiş bölümünü değil gasp edilmiş halinide taşır. Osmanlı’da soykırım sürecinde sadece Ermeniler değil, Ezidi Kürt, Süryani (Seyfo) ve Yunan (Küçük Asya ve Pontus) ulusları da soykırıma tabi tutuldu.

Osmanlı devletinin burjuva (troyka) hükumeti ulusalcı ve turancı söylevlerle Türkleri motive ederken, İslam kardeşliğinin işlevselliğini de araç edindi. Kürt ve Arap kardeşlerini bu soykırım ve sömürgeci savaşa ortak ederken, savaşın finansal yükünü de soykırımlar üzerinden yağmalanan mallarla çözme yoluna gidildi. Emperyalist paylaşım savaşının bu ekonomik yükü, soykırımın mağdurlarının mülkiyet ve sermaye birikimleri ile çözüldü. Alman savaş kurmayları da bu soykırım sürecinde aktif rol oynadılar. Daha sonra bu soykırımların cumhuriyet dönemindeki deneyimlerinin toplamını, nazilerin uyguladığı soykırım süreçlerinde görmek mümkündür.

Kürt toprak ağaları ve aşiret reislerinden önemli çoğunluk bu soykırımın suç ortağı oldu. Kürt ve Türk ulusundan geniş kitleler linçe ve soykırıma oldukça istekli katıldı. Bu isteğin arkasındaki en büyük motivasyon kaynağı; Hristiyanların sermayesinin yağmalanmasından nemalanmak ve kendi payına bir şey devşirmek arzusudur. Ermeni, Süryani, yunan kadınlar zorla alı konulup tecavüz edildi. Bazı kurbanlar katliamcıları ile evlendirildi. Hala bu tecavüzlerle övünüp, bu kadınları dedelerinin nasıl kurtardığını anlatan insanlar vardır.

Dini gerekçeler, ulusal gerekçeler ise en kıytırık iddialar halinde hala savunulmaktadır. Dönemin suni ulemalarının ve Alevi dedelerinin önemli bir kısmı katliam karşıtı tavır koymuştur. Bu dönemde en önemli tavırlardan birini Dersim aşiretleri koymuş, Erzincan (Yeşilyazı) şura hükumeti ile bir süre daha bir arada yaşama mücadelesi vermiştir. Fakat bütün bunlara rağmen Dersim’de de önemli oranda Ermeni soykırıma uğramıştır. Ezidi ve Süryani uluslarına yönelik soykırıma baktığımızda hiçbir direniş-isyan pratiği olmayan bu uluslara yapılan katliamlar, sırttan hançerlenme ve karşılıklı iddialarını fazlasıyla çürütmektedir. Apaçık yağmacı amaçlarla motive olan bir katliam süreci yaşanmıştır. Yer yer Ermeni ve Yunan çetelerinin yapmış olduğu katliamlar ise başlayan soykırımın misillemesi olarak gelişmiş, karşılıklı korku, nefret ve bağnazlıktan beslenmiştir. Ermeni ve Yunan çetelerinin bu faaliyetleri lokal olan ve esasta soykırım sonrasında gelişmiş olaylardır. Sürecin en başında Meclisi Mebusan’daki Ermeni vekiller, ordudaki Ermeni subay ve erler, yasal alanda faaliyet yürüten Ermeni siyasetçiler ve sanatçılar yani Osmanlı sistemine tabi olup, sistem içinde çözüm arayan Ermeni aydınların ve askerlerin öldürülmesi güvenlik iddialarını boşa çıkarmaktadır. Sürecin en savunmasız halkları olan Ezidiler ve Süryaniler hiçbir silahlı direniş, siyasi faaliyetleri olmadığı halde boğazlanmışlardır. Bütün bu çerçeveden bakıldığında güvenlik ve asayiş sorunu gerekçesi boşa çıkmaktadır.

24 Nisan 1915, Ermeni Soykırımı’nın sembolik bir evresinden ibarettir. Türk ve Kürt ulusçuları Ermeni ulusuna yönelik zulme daha önce başlamıştı. 19. yüzyıl Osmanlısında büyük çaplı katliamlar ve Ermenisizleştirme süreci başlatıldı. Zaman zaman Türk ve Kürt ulusları içinde bu soykırıma tavır geliştiren vicdanlı insanlar, soykırıma karşı tavırlarda geliştirdi. Netice itibari ile Talat Paşa’nın günlüklerini baz alırsak 900 binden fazla Ermeni katledilmiştir. Ermeni Ortodoks (gregoryen) kilisesinin üye sayısı 1.050.000 olduğu, Protestan ve Katoliklerle 1.350.000-1.500.000 Ermeni Hristiyan’ın yaşadığı söylenir. Bu kayıtlara bakarsak Talat Paşa günlüğüne yazdığı sıralarda Ermeni nüfusunun 2/3’ü öldürülmüş kalanı esas olarak sürgüne yollanmıştır. Sonrasında Kurtuluş Savaşı olarak yutturulan dönemde kazım Karabekir komutasındaki düzenli ordu, Bolşeviklerle beraber Hınçak-Taşnak idaresindeki sosyalist Ermenistana saldırıya geçmiş ve Türk ordusu bu savaşta 1915’te hedefledikleri Batı Ermenistan, Haçik ve Kilikya’da Ermeni Soykırımı’nı esas olarak tamamlamışlardır. Ermeni çetelerinin ve Kafkas Ermenilerinin katliamları üzerinden batı Ermenistan ve genel Osmanlı Ermenilerini suçlamak pek sağlıklı bir iş değildir.

24 Nisan 1915 Ermeni Soykırımı’nı Süryani Soykırımı (Seyfo) ve Ezidi soykırımı izledi. 500-600 bin Süryani ve 100 binden fazla Ezidi öldürüldü, kalanı ise sürgüne yollandı.

19 Mayıs 1919’da Pontus bölgesinde büyük bir yunan soykırım süreci başladı. Bu soykırım teşkilatı mahsusa üzerinden Küçük Asya’da daha önceden başlayan Yunan soykırım sürecinin devamıydı. 300 binden fazla Yunan (Pontus Rum) katledildi, kalanlar sürgüne yollandı.

Ermeni Soykırımı’nın ve ardı sıra cumhuriyet dönemi gelişen Kürt soykırım sürecinde SSCB ve Bolşevik parti suç ortağı olmuştur. SSCB, soykırımcısı Türk burjuvazisi ile beraber Ermenistan’daki Hınçak-Taşnak ve Menşevik hükümetine karşı savaş açmıştır. Ağrı direnişinde katliama katılan SSCB askerleri, Ağrı Kürt kırımının da aktif suç ortağıdır.

Cumhuriyet döneminde varlık vergileri, Trakya pogromları, 6-7 Eylül Katliamı, Kürt soykırımı, Alevi katliamları yaşandı.

Hristiyan uluslar ciddi bir üretkenliğe, sermaye birikimine sahipti. Türkler, Kürtler ve Araplarda ise Hristiyanlarla kıyaslanabilecek bir sermaye birikimi söz konusu bile değildi. Hayvancılıkta ise Türkler ve Kürtler daha etkiliydi. Bu soykırımlarda yok olan uluslara dair ekonomik hesap yaptığımızda olayın rengi değişmeye başlayacaktır. Sadece soykırıma aktif katılanlar değil, kurtulup bu coğrafyada yaşayanlar bile bir yerde bu soykırımın ürünü refahın kanlı meyvelerini yemektedir. Yediğimiz ekmekte bütün bu katliamların kanı var. Soykırımda el konan ve yağmalanan birikimler sermaye sistemine dahil oldular. Soykırım mağdurlarının mülkiyeti ise bu pazarın metaları olarak dolaşmaya devam etti. Öyle ki değerler soykırım sonrası arz-talep konusunda bambaşka noktalarda değişti. A kişinin soykırım yağmasını piyasaya sürmesi durumda piyasadaki değerler değişmekte ve b kişinin sattığı ürünün değeri etkilenmektedir. Soykırım yağmasından gelen ‘’a’’metayı almayıp ‘‘b’’ kişinin sattığı metayı aldığımızda ise yine soykırım ürününün faydasından istemesek bile nemalanmış oluruz. İşte bu noktada soykırımlardan kurtulanların kursağından bile bu lokmalar geçip,( 6-7 Eylül’de tekrar yağmalama gibi) birikimlerimize yansımıştır. Bu nedenle Ermeni, Yunan, Süryani, Ezidi -ve diğer- Kürt soykırımlarından doğan yağma pazara katıldığı an itibari ile herkesin cebine girmiştir. Soykırımın esas zenginliği, devlet kuruluşlarında ve bir yığın Müslüman iş insanının ve toprak ağasının sermayesinde somutlanmıştır. Yağmalanan bu topraklar yer yer Balkan, Kırım ve Kafkas göçmenleriyle bazen de yereldeki Türk, Kürt ve Arap nüfusla dolmuştur. Bu soykırımların kanı hala yediğimiz her bir ekmekte ve her bir yemektedir. Sürdüğümüz bu konfor bu katliamların bir parça sorumluluğunu taşır ve hepimize bölüştürür.

Soykırımın vebalinden kurtulmak için yüzleşmek, özür dilemek ve çözüm aramak zorunludur. Ermeni, Ezidi ve Süryaniler 100 yıldır sürgünde vatan hasretiyle yaşamaktadır. Kardeşlerimizden af dilemeli ve çözüm yollarını aramalıyız. Bu soykırımın failleri arasındaki husumet geçmişin izlerini taşımaktadır. Bugün küçükte olsa soykırımların bedelini ödüyoruz.

 

Sosyalist Öğrenci Hareketi