Örgütlülüğe Neden İhtiyaç Duyarız?

Örgütlenme olgusu, toplumsal yaşamın gerekliliğidir. Bu yanıyla örgütlenmenin tarihi, toplumsal yaşamın tarihi kadar eskidir. Toplumsal yaşamda bütün canlılar, kendi durumlarını korumayı ve yaşamlarını sürdürmeyi amaçlarlar. Örgütlenme bu yanıyla yaşamı sürdürmenin, ihtiyaçları karşılayabilmenin gerekliliği noktasında toplumsal yaşamın bir zorunluluğuna dönüşüyor. Pratik ve düşünsel yapılar oluşturma, planlamalar yapma ve organizasyonlar oluşturma ereğe yöneliktir.

Egemenlik, güç ve iktidar olgusu toplumsal ilişkilerde ve örgütlenme anlayışında köklü değişimlere sebebiyet vermiştir. Toplumsal sistemin niteliği ve ilişkilerindeki değişimler örgütlenme anlayışının ve tarzını etkilemiş, bu yanıyla örgütlenme olgusu sınıflı toplumsal sistemlerle birlikte özel formasyon niteliğine bürünmüştür. Sınıflı toplumsal sistemlerde, özel formasyona dayalı örgütlenmeler devasa organizasyonların ortaya çıkmasına neden oldu. (Aile, devlet, parti, hukuk, iletişim, medya vb.) Örgütlenme ve örgütlenme tarzı her toplumsal sistemle birlikte evrimleşmiş, basit örgütlenmeye dayalı biçim ve tarzlarından daha karmaşık organizasyonlara evirilmiştir. Sistem örgütlenme noktasında kendisini sürekli yenileyerek sömürü ve tahakküm ilişkilerini sağlamlaştırmış ve ezilen toplumsal kategorileri günümüze kadar belirli kesintiler dışında istikrarlı bir biçimde yönetebilmiştir. Ezilen toplumsal kategoriler de kendi olanakları ölçüsünde egemen sınıflara karşı boş durmamış kendi alternatif örgütlenme anlayışını ve biçimlerini oluşturarak sisteme karşı mücadele etmişlerdir. Öte yandan mücadele sadece iktidarı ellerinde tutan egemen sınıfa karşı değil, aynı zamanda toplumsal kategorilerde ayrıcalıklı konumlarının konforuna dayanan ezilenlerin kendi içlerindeki mücadelesini de beraberinde getirmiştir.

 

Neye Karşı ve Neden Örgütlenmeliyiz?

İnsanlar, tarih boyunca insan merkezli sınıfsal sistemler kurmuş ve sistemler basitten karmaşığa doğru geliştikçe sömürü ve tahakküm ilişkileri her farklı boyut ve kategorilerde özgül karakter kazanmıştır. Patriyarka günümüzde kapitalizmle bütünleşmiş, kapitalizme kendi karakterini taşıyarak sisteme içkin hale gelmiştir. Kapitalizmde emek-sermaye çelişkisi, kadınların ucuz iş gücü olarak görülmesi, ev içi emeğin ücretlendirilmemesi, güzellik miti üzerine kurulan tüketim endüstrisi, kadın bedeni üzerinde kurulan eril tahakküm ve genel olarak kadınların ötekileştirilmesi üzerinden beslenir. İkili cinsiyet heteronormatif ayrıcalıklarını yaşayan, toplumsal yaşamın bütün alanlarında ayrıcalıklı olan kategoriler, kendini ikili cinsiyet sisteminin dışında ifade eden diğer bütün varoluşları daha da görünmez kılıyor. Ezilen ulus ve milliyetlerin sömürgeleştirilmesi, göçmenlerin ucuz iş gücü olarak görülmesi, çocukların zorla çalıştırılması, canlıların, eğitimin, bilimin, teknolojinin ve doğanın metalaştırılması, medyanın tekelleşmesi toplumun bütün kategorilerinde sömürü ve tahakküm ilişkilerini katmerleştirir. Örneğin, insanın hayvanlar üzerindeki erki öyle bir boyuta ulaşmıştır ki bugün türcülük sorunu, kapitalizmde canlıların endüstriyel süreçlerde metalaştırılması ve hayvanlara karşı yapılan şiddet bu tahakküm ilişkisinin sadece bir boyutudur. Bu sömürü ve tahakküm ilişkisi tüm toplumsal ilişkilere egemen olur. Bu iktidar ilişkisi toplumdaki cinsiyetçilik, ırkçılık, LGBTİ+ fobiyle yakından ilişkilidir. Hayvanları boğazlayan insanların ezilen sınıfa mensup insanlara, ezilen ulus ve milliyetlere, cinsiyetlere, cinsel yönelimlere göre kendini ayrıcalıklı görmesi kaçınılmaz hale geldi. Kapitalist sistemde farklı boyut ve kategoriler söz konusudur. Sistem bütün bu sömürü ve tahakküm ilişkileri üzerinden yükselir. Bu ilişkiler sadece sistemin makro yapıları, kurumları, kuralları ve yasalarında açığa çıkmaz ama aynı zamanda şu ya da bu toplumsal kategoride sistemin sömürü ve tahakküm ilişkisinin “mağduru” olanlar, diğer kategori ve kimliklerdeki ezilenler üzerinde ayrıcalıklı durumlarını (failliklerini) sürdürerek sistemin uyguladığı siyasetin parçası haline gelirler. Dolayısıyla sistemin çoklu yapısını ve karakterini kiyerarki kavramıyla açıklamak anlamlı hale geliyor. Sistemin üretmiş olduğu sömürü ve tahakküm ilişkileri başka bir yaşam ve varoluş mümkün diyen toplumsal kesimlerin sisteme karşı örgütlenme olanağını ve zorunluluğunu açığa çıkarır.

 

Nasıl Bir Örgütlenmeye İhtiyaç Duyuyoruz?

Örgütlenmenin ereği kullanılacak yöntem ve araçları önemli ölçüde belirler. Mesele sadece neyi yapmak istediğimiz değildir; aynı zaman hangi tarzla gerçekleştirdiğimiz meselesidir. Kendimizi gerçekleştirme tarzımız ya da yaşamda kendimizi nasıl eylediğimiz, “Nasıl bir örgütlenmeye ihtiyaç duyuyoruz?” sorusuna vereceğimiz cevabın niteliğini ve tarzını etkiler. Sisteme, sömürüye ve tahakküme karşı mücadele etmek istiyoruz ama aynı zamanda bu mücadelenin kendi etkinlik gücümüzü kazanma ve kendimizi dönüştürmeyle birlikte ele alıyoruz. Sistemin sömürü ve tahakküm ilişkilerinin sadece makro yapılarda cisimleşmediğini aynı zamanda yaşamın bütününe, bedenimize ve düşünsel yapımıza sirayet ettiğini, bu yanıyla sisteme karşı mücadele ederken aynı zamanda kendimize karşı mücadele etmenin bizleri özgürleştirebileceği bilincinden hareket ediyoruz. Bu bağlamda isyanı ve eylemeyi mücadelemizin merkezine yerleştiriyoruz. İsyan ve eyleme hem bizleri hem de yaşamı değiştirme potansiyelini içerisinde barındırır. Toplumsal yaşam, bireyin ve toplumun kendisini gerçekleştirme ereğiyle hareket ettiğini iddia eden ancak bireye, topluma ve dolasıyla ereğine yabancılaşmış anlayışlar ve örgütler yığınıyla doludur. Bu türden anlayışlar ve örgütlenme formasyonları tarihin sosyal çöplüğünde yerini almış ve bu anlayışın devamcılarını yaşam tarihin sosyal çöplüğünde ağırlayacaktır. Bireyin kendisini gerçekleştirmesini ve potansiyelini açığa çıkarma gereksinimini önemsemeyen, onu kendi amaçlarını gerçekleştirme noktasında basit bir araca indirgeyen bütün örgütlenme ve organizasyonlar kendilerini, amaçlarını nasıl tanımlarlarsa tanımlasınlar amaçlarına ve söylemlerine yabancılaşarak sistemin yeniden üretimine hizmet ederler. Bu bağlamda bizleri sömürü ve tahakküm ilişkileriyle nesneleştiren, ötekileştiren, etkinlik gücümüze ve eyleme kudretimize ket vuran kapitalist sistemin bütün yabancılaşmalarına karşı farkındalığı koyuyoruz. “Yabancılaşmaya karşı farkındalık” önermesinin bizi temel ereğimize yani komünal bir yaşam olanağına ulaştırabilecek praksis olduğu kanaatindeyiz.

 

BAŞKALDIR!

Kapitalist-emperyalist sistemin yaşamda üretmiş olduğu yabancılaşmanın köklü bir biçimde aşılması, bunun yerine dayanışma ve farkındalığa dayalı komünal bir yaşamı olanaklı kılmanın mücadelesini belirsiz bir geleceğe ertelemeden oluşturabilmek, ancak ve ancak anlayışın, metodun, araçların doğru ve koordineli bir biçimde kullanılmasıyla olanaklı olabilir. Sınırsız, sınıfsız ve tahakküm ilişkilerinin olmadığı komünal bir yaşam için örgütlenmenin zorunluluk olduğunun bilinciyle Sosyalist Öğrenci Hareketi olarak kapitalist sistemin bütün sömürü ve tahakküm ilişkilerine karşı örgütlenmeye, mücadeleye ve komünal yaşamı ilmek ilmek örmeye davet ediyoruz.

Bu amaçlar doğrultusunda BAŞKALDIR şiarıyla bir kampanya başlatıyoruz. Kapitalist-emperyalist sisteme, sistemin kendini yeniden var ediş biçimlerine, faşizme, patriyarkaya, homofobiye, transfobiye, sömürgeciliğe, insanın canlılar ve doğa üzerindeki tahakkümüne BAŞKALDIRIYORUZ!

Yaşamın herhangi bir alanında ezilenleri, tahakküm ve yabancılaşmaya “son” demek isteyenleri, kapitalist sistem tarafından geleceksizleştirilenleri, başkasının yediği tokadı kendi yanağında hissedenleri başkaldırıya çağırıyoruz.

Örgütlü bir toplumu hiçbir kuvvet yenemez!

Kapitalizme, patriyarkaya, heteroseksizme, sömürgeciliğe, canlıların ve doğanın tahakküm altına alınmasına BAŞKALDIR!

Sosyalist Öğrenci Hareketi’ne ve başkaldırıya katıl!

Sosyalist Öğrenci Hareketi

Sosyalist Öğrenci Hareketi’ne katılmak için tıklayınız.