Ne kadar eleştiri alırsa alsın ve üstüne üstlük onu eleştirenlerin bir akademisyen ya da aydın olarak eleştirmesi üzerinden büyük bir düşünürmüş gibi pazarlanması yapıladursun, bilimsel sosyalizm olarak Marksist düşünce, kapitalizmin içerisinde bulunmuş olduğu hâli ile en ince ayrıntısına kadar yansıtmaya devam ediyor. Bu uzunca tümcenin, Marksizm’in ideolojik bir savunusu olduğu iddia edilebilinir. Ama Marksizm’in ideolojik bir savunusunu yapma biçiminde bir derdimiz yok. Çünkü insanı, tarihinin geri dönülmez bir şekilde (olumlu ya da olumsuzluğu tartışılır) ileri gitmesine sebebiyet veren devrimlerden ikincisi olan Sanayi Devrimi’nin açığa çıkardığı sonuçların gelmiş olduğu aşama, Marksist düşüncenin doğruluğunu teyit eder niteliktedir. Peki, bu doğrulamayı yaratan nedir? Bu hem Marksist düşüncenin kapitalizm öncesi ekonomi ve toplumsal ilişkileri çözümlemeyle hem de düşünceyi yaratan Karl Marx ve Friedrich Engels’in yaşadıkları dönemi çözümlemelerinin yöntemsel tutarlılığıyla ilgilidir. Bu o kadar güçlü bir temadır ki kullandıkları yöntemsel kavrayış biçiminin, birçok eserde Marx ve Engels tarafından ortaya serilmesine müteakip, kadrolu düşmanları olan Batı düşününün aydın ve kalemşor tipleri bile onların bilimsel kavrayışına göndermelerde bulunmuşlardır. Lakin doğalında bu tiplerin bilimsel sosyalizm düşününü kavramalarını, kendi sınıfsal duruşlarından bağımsız göremeyeceğimizden ötürü, onların, Marx ve Engels okumaları hiçbir zaman tam olmamış ve eksik kalmıştır. Dahası, Marksizm’i yarım yamalak anladıkları tarzda yorumlamaya çalışmışlardır.
Birçok defa görüldüğü gibi, Marksizm ile alakalı eleştirileri kendi uzmanlık alanlarının sıkışmışlığından beslenir. Bu tarz tiplerin genel olarak bilmediğiyse, en başta Marx’ın kapitalizmde açığa çıkan böylesi uzmanlaşma alanlarına yönelik bıyık altı gülme yaklaşımıdır. İşbölümünün geldiği aşamanın göstermiş olduğu gibi her geçen gün bu tarz uzmanlaşmaların geliştiği dikkate alınırsa, bu bıyık altı gülmelerin tarafımızca daha fazla yapılması oldukça normaldir. Çünkü Marksist düşünceyi benimseyenler ya da onun çıkarımlarını yabana atmayanlar açısından, günümüz kapitalizmi yaşamın her alanında (sadece işbölümü açısından değil) çelişkilerini derinleştirmiştir.
Sistem muhalifleri açısından asıl soru, bizim bu çelişkileri görüp göremediğimizdir. Başka bir açıdan, ilgili çelişkiler görülse bile nasıl müdahale edilmesi gerektiğidir.
Öncelikle şunu belirtelim ki kapitalist sistem, kendi üretim gerçekliğinin önemli bir dinamosu olan “uzmanlık” anlayışını çok fazla geliştirmiştir. Bu uzmanlık yaklaşımı işbölümünün bir sonucudur. Bunun sistem açısından önemi şudur: Kapitalizm, kendinden önceki üretim ilişkilerinden aldığı “usta” yaklaşımını kullanmış ve uygulamıştır. Lakin sistemin gelişimine paralel olarak; sistem içerisinde ustaların yerini mühendisler alırken, alt kollarda çalışan emekçilerin ustalığı büyük üretim çarkında ellerinden alınmıştır. Bu durumda, üretimin kollektifleştirilmesinin normal koşulu olarak üretimiyle kendisini sisteme dayatabilecek bir emek cephesi oluşmamıştır. Bunun bir nedeni, alt işlerde çalışan (daha çok işçi olarak adlandırılan) kesimlerin ürettikleri “şeyle” bütünleşmemeleriyle ilgilidir. Ürettikleri nesne, işçilerin bir uzantısıymış gibi onlara gözükmez. Kapitalist üretim biçimlerinden önceki ilişkilerde; üretilen nesne, onu üretenin bir uzantısı gibi algılanabilirken (kapitalizmin ilk yılları dahil), özellikle Fordizm sistemi ve sonrasındaki kimi teknolojik gelişmeler, işçiyi tamamen bundan ayırmıştır. Ayrıca, yeni ustalar olan mühendislerle, işçileri kategorize eden beyaz yaka ve mavi yaka gibi ayrımlar açığa çıkartılmıştır. Ancak mühendisin kendisi de ürettiğiyle bütünleşemez durumdadır. Çünkü o, üretimin sadece kendisiyle ilgili olan kısmında vardır. Bir eşyanın üretimi; farklı uzmanlık alanlarına bölündüğü oranda, kişiler ilgili eşyadaki üretim güçlerini algılayamazlar. Bu durumda kendi ürettikleri eşya, tüketim aşamasında onların karşılarına bir başkasının üretimi olarak gözükür. Üretimine katıldıkları eşyayla bütünlük kuramayan emekçiler, dolayısıyla, diğer yaşamsal ihtiyaçlarıyla da bütünlük kuramazlar ve tükettikleri “şeylerin” hangi koşullar altında kendilerine geldiklerini anlayamazlar.
Bunun ileri bir boyutu; ilgili kişilere yedikleri, içtikleri ürünlerin ya da kullandıkları kimi teknolojik araç gereçlerin veya giydikleri kıyafetlerin hangi koşullar altında, emekçiler tarafından oluşturulduğunu onlara anlattığınızda gözükür. “Ân” içerisinde duruma şaşıran kişiler, birkaç saniye sonra ilgili tümceyi hiç duymamış bir biçimde yaşarlar. Bir örnek verelim. Özellikle kapitalizmin dinamosu olan ülkelerde yaşayan kesimler, beslenme alışkanlıklarını kendi sağlıkları açısından daha iyi bir hale getirmek için ülkelerinde üretilmeyen çeşitli besinlere yönelirler. Bunlardan biri avokadodur. Avokadonun en önemli hasat alanlarından birisi olan Meksika’da, kartellerin avokado hasadında mafya dayatımları sonucu her yıl onlarca çiftçi katledilmektedir. Buna ilişkin kimi kampanyalar Batı ülkelerinde yapılsa da ilgili tüketimin oranı azalmamış ve üstüne artmıştır. Çünkü ilgili besini ve benzerlerini tüketen tüketicinin, kendi yaşam alanında kendisiyle bütünleşme sorunu vardır.
Bu nedenle, “bir tavır geliştiremez.” Kendi iç dünyasıyla bütünleşebilmesi için bir kişinin, dış dünyayla sağlıklı bir ilişki kurması gerekir. Ancak dış dünyayla kurulan üretim bağının, iç dünyasından bağımsız olmasının sonucu, kişinin dış dünyaya dair tavrı negatiftir. Kapitalist üretim biçimi, sürekli bu alanın bireyde derinleşmesini sağlamasıyla kendisine yaşam alanı bulur. Bunda, Fordizm (akarband sistemi) ve otomasyonla bağlantılı teknolojik gelişim aşamasının etkisi bulunurken, küreselleşme denilen kapitalist emperyalist süreç bu durumu derinleştirmiştir. Bu gelişimin bir ayağı; Fordizmle birlikte üretici olan emekçinin, kapitalizme sadece ürün üretmekle yeterli görülmemesi, onun bizatihi, bu çarkın içerisinde tüketici olarak da konumlandırılmasıdır. Bu durum pazarlama, reklamcılık ve halkla ilişkilerin önünü açmıştır. Üreticinin; Batı ülkeleri gerçekliğinde, üretim gücü olarak konumlanmasından öte, onun, tüketici olarak konumlanmasını sağlamıştır. Bununla beraber onun ayağına Meksika’dan getirilen avokadonun üretiminde yer alan emekçilerin kaderi, Batı ülkelerindeki insanların atalarının kaderini takip etmektir. Bir farkla, onlar, şimdiki zaman içerisinde Batı ülkelerinde yaşayan “seçkinlerin” ataları gibi yaşarken, Batı ülkelerinin değerleriyle yaşamanın özlemini çekerler. Kuzey ülkelerine göç etme şansı olan insanların bu ülkelerde tutunma çabasının sonucunda, bu insanlar kendilerine ancak ilgili sistem içerisinde sistemin “seçkinlerinin” doyurulması ve temizlik ihtiyaçlarının karşılanması gibi, seçkinlerin yapmaktan imtina ettikleri işleri yaparlar.
Tüketici olarak yaşamlarına devam eden insanların alıklaştırılmasının bir başka yönü medya araçlarının gelişmesidir. Öyle ki insanlar tüketim içerisinde o kadar eblehleşmişlerdir ki bırakın ilgili tüketim ve üretim nesneleriyle bağ kurmayı, yanı başında ölen bir insana bile kayıtsız kalarak içtikleri kahveyi içmeye devam ederler. Bunun ana nedeni, şimdiye kadar sıraladığımız hususların gelişiminde, medyanın siber saldırısının, insanın içinde bulunduğu durumu kronik hale getirmesinden kaynaklanır. İnsanların üretimleriyle bağ kuramamasının sonucunda ortaya çıkan karakter bozukluğu; medya ve internet araçlarıyla geliştirilmiş, insanlar “gerçeklikten” daha fazla kopmaya başlamışlardır. Kopuş sonucunda insanlar medyanın ve internetin bir uzantısı haline gelmişlerdir. Kişinin kendisini duyumsamasının yerine bireyselcilik; üretimiyle bağ kurumamasının (dolasıyla üretememesinin) yerine, izlediği şeyin kendisi olması ikame edilmiştir. Kişi izlediği şeyle “bütünleşirken”, onu, içselleştirmesinin sonucunda onunla “bağ” kurmaz. Onun, kendisini etkilemesi boyutuyla etkisinin altına girer. Çıkaracağımız ders şudur: “İrade” diye bir şey yoktur. İradenin imalatı söz konusudur.
Tam bu noktada, üzerinde durmamız gereken bir sorunsal daha vardır. Alıklaşmış insan nesnesinin şimdiki sınırlarında yaşayan insanı, sıraladığımız hususlarla beraber zapturapt altına alınmasının, kimi tarihsel ve toplumsal neden ve sonuçları da bu durumda etkindir. Kapitalist sistemin şimdiye kadar ki vermeye çalıştığımız kısımları, daha çok onun “imal” ettiği insanın üretimiyle arasındaki problemli hâlin bir boyutuyla ilgiliydi. Diğer bir hâl, sistemin bireyi zapturapt altına aldığı “gücüyle” ilgilidir. Bu güç tarihsel ve toplumsal anlamında kapitalist bireyin, pre-kapitalist dönemlerden devraldığı (yani atalarından) insanın sinik karakter özelliğiyle alakalıdır. Burada “güç” dediğimiz devlettir. Güç aygıtı olarak devlet, insanı baskılama araçlarını geliştirmiş ve insanı yoksun bir karakter hâline getirmiştir. Kapitalizm bunu daha fazla derinleştirmiştir. Dolayısıyla, insanın, birey olarak kimliğini algılamamasının bir yansıması “kitleyi” açığa çıkarırken, kişiler devletin kapitalizmdeki “ölümcül” yüzü olan faşizme seğirtmişlerdir. Kapitalist devletler, Almanya, İspanya ve İtalya örnekleriyle faşizmi damgalayıp onu kapitalizm dışı bir ideoloji olarak göstermek isterler. Lakin o, kapitalist sistemin öz gerçekliğidir. Bu anlamda, sistem hâlâ etkin olarak onu kullanır ve sistemini ilgili yaftalama dönemlerindeki faşizmin kitleleri yönlendirme biçimiyle güdülemeye devam eder.
Peki, neden Marksist düşünce bu kadar karamsarlık altında hala daha günceldir? Burada söz konusu olan iki temel durum vardır. Bunlardan biri, Marx’ın ve Engels’in kapitalizmi eleştirme yasaları bağlamında kapitalizmin temel yasalarının varlığını sürdürmesidir. Marksist düşünce bunu bütün berraklığıyla açığa çıkarmıştır. Bu bakımdan, Marx ve Engels’in kapitalizme biçtiği ömür; onun kendi üretim ilişkisinin üretici güçleriyle olan bağıyken, karşıtlarının onun yasalarını ve gelişim dinamiklerini algılamalarıyla ilgilidir. Ne yazık ki kapitalizme karşıt olanların onun yasalarını kavradığı söylenemez. İlgili yasalar kavrandığı oranda sistemin tıkanma aşamalarında yeni gelişim hareketlerinin yönü anlaşılabilinir ve buna göre bir hareket biçimi belirlenir. Diğeriyse, Marks ve Engels’in eserlerinin dinsel bir kitap görünümünden çıkarılmasıdır. Bu noktada, onların yöntemlerinin algılanıp geliştirilmesi esastır. Bugün ki şartlar altında başlangıç, kapitalizm karşıtlarının sistemi anlayıp çözüm bulabilecekleri anahtarı (yöntemi) ellerine almalarıyla mümkündür.

Tufan Bozkurt