Birleşik Krallığın başlıca iki ana akım siyasal hareketi vardır. Labour Party, genel kanıda, bu ana akım siyasal hareketlerden sol ve demokratları temsil eden bir partidir. Genel olarak bakıldığında, Conservative Party olan Muhafazakârların, Birleşik Krallık özgünlüğünde tutuculuk, ulusalcılık ve göçmen karşıtlığı üzerinden yükseldiği göz önünde tutulursa, Labour Party, Muhafazakârların karşıtı düşünceleri savunan kişiler için bir liman vazifesini uzun yıllardan beri görmektedir. Gerçekten de Birleşik Krallıkta göçmenlerin ve Birleşik Krallık yoksullarının ana siyasal yönelimi Labour’dır.

Ancak şurası açık ki, Birleşik Krallık’ın ana akım siyasal hareketlerinden birisini teşkil eden Labour, sisteme muhalif olan (daha doğrusu sisteme kabul edilmeyen ya da sistem tarafından bilinçli bir biçimde onun dışında tutulan) kesimlerin desteklediği bir siyasal hareket olarak, esas olarak İngiliz büyük burjuvazisinin temsilcilerinden biridir. Bu siyasi yapı, uzun yıllardan beridir (esası İngiltere) sistemle sorun yaşayan İngiliz emekçi sınıfının mücadelesinin reformizme kaydırılmasının ana durağıyken, daha çok İngiliz burjuvazisinin liberal demokrat ve sol kanadı ile orta sınıfın aydın seçkinlerinin partisi olması işlevini yıllardan beridir yerine getiriyor. Ayrıca şunu de belirtmek gerekir ki Labour, esas itibarıyla, sol görünümüyle bir bakıma ülkesinin klasik bir politikasını da gizleme işlevini görüyor: kapitalist-emperyalizm. Bu bakımdan Labour, İngiliz burjuvazinin emperyalizm politikasının işlerliği açısından önemlidir.   

Avrupa ve Amerika başta olmak üzere iki ana burjuva siyasal partinin birbiriyle “yarıştığı” seçim sistemlerinde küçük olanlar ile marjinal olanlara yaşam hakkının tanınmadığı dikkate alınırsa, Labour Party, Muhafazakârların karşıtı olarak aslında burjuva sistem içerisinde sistemin restorasyonu ve sistem içerisinde sorun yaşayan kişilerin temsiliyeti bakımından görevini yerine getirmiş bir harekettir. O bir tarafta kitlelerin sistem içinde çözüm aramasının bir aracıyken, diğer tarafta Muhafazakârların dönemleri içerisindeki başarısızlıklarının onarılması işlevini yerine getiriyor. Bu hem devlet imajının kurtarılması hem de demokrasi masalının devamlılığı açısından önemlidir.

Başta, İngiliz emekçilerinin sendikalar üzerinden direkt olarak Labour ile haşır neşir olması (Muhafazakârların temsil ettiği sınıflar bakımından emekçi kesimlerle arasındaki uçurum), sistem içerisinde olan emekçilerin İngiltere’de Labour içerisinde örgütlenmesine neden olmuştur. Partinin işçi sendikaları tarafından kurulması ve devamında bu ilişkinin bozulmaması hiç kuşkusuz Partiye kimi işçi kökenli isimlerin girmesini kolaylaştırmıştır. Bu yönüyle bu durum, İngiliz emekçileri arasında emek mücadelesinden gelip ona sırtını dönmeyen kimi kişi ve grupların Labour içerisinde aktif olarak çalışma yürütmesine sebebiyet vermiştir. Bu kişilerin en önde gelenlerinden birisi Jeremy Corbyn’dir. İşçi kökenli olan Corbyn, Parti içerisinde uzun yıllardır çalışmalar yürüten birisi olarak, daha çok Marksist düşüncelere yakın olmasıyla diğer sistem karşıtlarından ayrılır.[1]  

Corbyn, Labour gibi ana misyonu çoktan programlanmış bir siyasal harekette uzun yıllardır Marksist düşüncenin savunusunu kendi politik yaklaşımlarıyla koymaya çalışmıştır. Bunun sonucunda Parti’nin genel başkanlığına kadar yükselen Corbyn döneminde Labour Party, siyasal olarak klasik Labour düşüncesinin dışına çıkmayı hedefleyerek çalışmalarını yürütmüştür. Lakin başta Labour içerisindeki karşıtları olmak üzere ana akım Muhafazakâr medya ve düşünceler tarafından sürekli hedef tahtasına oturtulmuştur. Bunun temel nedeni, Corbyn’nin Parti’nin başına geldiğinden beri savunmuş olduğu düşüncelerden vazgeçmemesi ve bunları ısrarla savunmaya devam etmesidir.

Corbyn’nin Marksist düşünceyi temel alarak geliştirmeye çalıştığı Parti içerisindeki dönüşüm doğallığında başarısız oldu. Çünkü ne Labour Party’nin çoğunluğu ne de diğer siyasal akımlar İngiltere gibi bir yerde söylemde de olsa Marksist bir harekete karşı son derece tahammülsüzdür. Bu tahammülsüzlüğün neticesinde, Corbyn döneminde antisemitizmin Parti içerisinde arttığı ve Corbyn’nin buna kayıtsız kaldığı yönündeki bir soruşturmanın sonucu Corbyn partiden ihraç edilmiştir. Daha doğrusu üyeliği askıya alınmıştır. Partinin yeni başkanı Keir Starmer göreve geldiğinden beri hareket içerisindeki Corbyn’e yakın kişileri tasfiye sürecine girmiş ve bunun sonucunda uydurma bir senaryoyla Corbyn cezalandırılmaya çalışılmıştır. Kamuoyuna yansıyan açıklamalara bakıldığında Parti içerisindeki sola yakın kişilerin mimlendiği ve uzaklaştırılmak istendikleri görülüyor. Bu konuya ilişkin birkaç noktanın altını çizmek gerekir. Çünkü Corbyn ve ekibinin tasfiyesi, İngiliz siyasetinin genel yönelimini ve görünümünü sunar.

Öncelikle, Corbyn’nin savunmuş olduğu ve işin sonucu olarak hem Parti’nin büyük bir çoğunluğundan hem de birçok farklı çevrelerden eleştiri almasını sağlayan onun Marksist düşününe kısaca bir bakalım. Corbyn’nin hem 2017 seçimlerinde özelliklede hem de 2019 seçimlerinde ortaya koymuş olduğu seçim manifestoları Marksist bir siyasal hareketin direkt olarak sistem içerisinde savunabileceği politikalardır. Burada bahsettiğimiz ana nokta, burjuva kapitalist sistem minvalinde Corbyn’nin manifestolarının antikapitalist niteliği üzerinedir. Gerçekten de, Marksist hareketlerin kapitalizme dair sistemin tümden yok edilip yerine neyin nasıl getirileceğine ilişkin kitlelere sunmuş oldukları genel bir politika sorunu çektikleri gözle görünür bir gerçekliktir. Birçok Marksist hareket, gün içerisinde insanlara sunmaları gereken cevapları, gerçekleştirecekleri devrimden sonrasına bırakma eğilimindedirler. Dolayısıyla, Corbyn’nin manifestoları hem kapitalist ülke gerçekliğinde yaşayan insanlar için kimi kapitalizme dair soru sormalarına neden olabilmesi açısından hem de antikapitalistlerin kapitalizme karşıtlıklarını belirtmeleri açısından önemliydi. Örneğin, 2019 manifestosu birçok yönüyle “saraylara savaş” noktasından hareketle ortaya çıkmış ve kampanya dönemi de bunun üzerine antikapitalist bir açıdan hareketle oluşturulmaya çalışılmıştır.

Gelin görün ki, Parti içerisinde bu görüşler büyük oranda “aşırılık” (Marksist) olarak görülmüş ve destek bulmamıştır. Zaten seçimlerden önce antisemitizm üzerinden Corbyn ve ekibinin köseye sıkıştırılma süreci başlamıştı. Onlara isnat edilen, onların ırkçı ve faşist olduklarıydı. Bu görüşü, ana akım medya sürekli ortaya koymuş ve başta Labour Parti olmak üzere de anti Corbynçilerle de desteklemiştir. Corbyn ve ekibine isnat edilen antisemitizm üzerinden olsa da esasta Corbyn ve ekibinin eleştirisi antisemitizm değil, Siyonizm karşıtlığıdır. Ancak hem İsrail devleti hem de Batı devletleri çoğu zaman bilinçli olarak antisemitizm ile Siyonizm’i birbirlerine harmanlamayarak bu iki kavramın aynı kavramlar olduklarını düşündürmeye çalışırlar. Oysa bu iki kavram birbirinden oldukça farklıdır. İsrail devletinin Ortadoğu’daki Siyonizm çerçeveli işgalci politikasına oldukça haklı olarak eleştiri yapılırken, antisemitizm kavramı direkt olarak anti Yahudilik biçiminde anlaşılır. Dolayısıyla, İngiltere gibi bir ülkede sömürgeci İsrail devletinin politikalarını eleştirmek faşizm ve ırkçılık olarak tanımlanmaktadır. Bu yönüyle, Corbyn ve ekibinin ortaya koymaya çalıştıkları düşüncelerin Labour’de işlevlik kazanması oldukça zordu. Çünkü daha önce bahsettiğimiz gibi Labour, kendisini kuran işçilerin ve işçi sendikalarının partisi değil, işçilerin İngiliz devletine biat ettirtilmesinin siyasal partisidir. Corbyn ve ekibi kimi özgünlükleri kullanarak Parti’nin başına gelseler bile, içinde yer aldıkları hareket, sistemin devrimci farklılaşmasını yaratabilecek bir siyasal hareket değildi. Zaten Parti’nin eski birçok kadrosu ve Parti’nin zenginleri direkt olarak Corbyn’e karşı tavır almışlardı.

Britanya’nın özgünlüğü anlatabilmek açısından (Marksist olsa da olmasa da) sistemin kendisine tehlikeli gördüğü antikapitalist gruplara ait yayınların İngiltere’deki okullarda okutulmaması ve bunlardan hiçbir suretle bahsedilmemesi gerekti üzerine Muhafazakâr Parti hükümeti bir karar almış ve bunu iletmiştir. Özcesi, eğer bir okul İngiltere’de kapitalizme eleştiri getirirse, bu okul hükümet tarafından cezalandırılacak ve hiçbir suretle yardım alamayacaktır. Bu sözünü ettiğimiz örneği veren ülke İngiltere iken, mevut Labour’ın başkanı bu karara sesini çıkarmamış ve Corbyn’ni tasfiyeye devam etmiştir. Şunu da ekleyelim, bu tasfiye ve okullarda kapitalizm karşıtı düşüncelerin okutulmaması kararı, Pandemi döneminde Muhafazakâr Parti’nin oylarını Labour’a karşı hızla kaybettiği ve İngiltere’de yaşayan insanların kapitalist sistemin zalimlikleriyle karşı karşıya kaldığı bir döneme denk gelmiştir.

Genel olarak şunu belirtmek gerekir ki, Labour gibi gerici bir siyasal harekette olumlu işler yapan Corbyn’nin gayreti oldukça değerlidir. Lakin bu pratiğin gösterilmeye çalışıldığı zemin problemli olmakla birlikte, İngiltere özgünlüğünde siyasetin sıkıştığı alanın darlığının vahameti işte budur; Marksizmin okullarda okutulmamasının zorunluluğu karşısında işçilerin partisiyim diyen Parti’nin hiçbir şey olmamış gibi hareket etmesi ve içeride kalan az sayıdaki solcuyu tasfiyeye yönelmesi. Buradan şunu söyleyebiliriz ki, burjuva kapitalist devletin insanal dönüşümünün sistem araçları açısından yaşam alanı yoktur. Corbyn’nin seçim manifestosu gibi bir demokratik programın bile yok sayılmaya çalışıldığı bir ülke, daha doğrusu sistem gerçekliğinde, bu politikaları savunanların cadı avıyla yok edilmeyle karşı karşıya kalması bunun vahim bir örneğini Corbyn üzerinden göstermiştir.       

Tufan Bozkurt


Dipnot:

[1] Bu çalışmada Jeremy Corbyn’nin Marksizm yaklaşımı ve kapsamı ele alınmayacaktır. Marksizm içerisinde çeşitli farklı ekoller ve bakış açıları olmakla birlikte, bu yaklaşımların Marksizm’i anlama biçimleri önemli ölçüde farklılaşmaktadır. Çalışma boyunca üzerinde durulacak temel nokta, Corbyn ile onun düşünce ve politika biçimlerinin Marksizm ile ilişkilendirilme boyutu bakımından Marksizm kavramı kullanılacaktır.