İnsanlar, tarihsel süreç içerinde “insan merkezli toplumsal sistemler” yaratarak; doğa ve varlıklar üzerinde, sömürü ve tahakküm ilişkisi kurdular. Sınıflı toplumsal sistemlerin açığa çıkmasıyla birlikte insanlar, kendileri dışındaki insanlar üzerinde de sömürü ve tahakküm ilişkisi kurarak bu ilişkiyi derinleştirdiler. Kapitalist/emperyalist sistem; insanın doğa ve varlıklar üzerinde kurduğu sömürü ve tahakküm ilişkisinin, gelinen aşamada, en derin boyutunun tezahürüdür.

İnsanların nesnelerle ilişkilenmesi; nesneye ilişkin algısı, yönelimi ve sahiplenmesi biçiminde gerçekleşir. Yönelim, algı ve sahiplenme, genellikle eşzamanlı olarak ortaya çıkarlar. İşlevleri farklıdır. Durum böyle olduğu için aralarındaki ayırımın korunması gerekli hale gelir. Yönelim, insanın hangi nesneleri görmeyi deneyeceğini ve hangilerini seçeceğini belirler. Bu yanıyla yönelim algıdan önce gelir. Algı, insanın duyuları yoluyla edindiği ve doğayla kurduğu dolaysız-öznel ilişkidir. Sahiplenme ise, insanın duyuları ile doğa ve varlıklar arasındaki etkileşimdir. Şeyleri nasıl algıladığımız ve anlamlandırdığımızla ilgilidir. Dışımızdaki yaşamın karşısında tutumumuzun çerçevesi, yönelimin oluşturduğu örüntüler ve değerlerle belirlenir. Bu bağlamda insan, doğaya yöneldikçe ve algıladıkça onu sahiplenir. İnsan doğal etkinliği, türsel kapasitesi ve duyuları aracılığıyla; doğa ve kendisi dışındaki varlıklara yönelimini, algısını ve sahiplenmesini biçimlendirir. İnsanların yönelimi, algısı ve sahiplenme istemi tarihsel süreçlerde değişiklikler gösterir. Her bir toplumsal formasyonda, insanın türsel etkinliği değişime uğrar. Özel mülkiyet olgusunun son derce güçlü olduğu kapitalist formasyonda; insanın doğayı, varlıkları, kendisi dışındaki insanları sahiplenmesi, onları kendisine mâl ederek mülkleştirmesi biçiminde gerçekleşir. Bu durum; insanların mülk edinmeyi, doğa ve nesnelerle kurdukları ilişkiden öğrendiklerini gösterir.
Kapitalist sistemin üzerinde yükseldiği aydınlanma felsefesi; insanın doğaya ve canlılara boyun eğdirerek mutlak zafer kazanacağını, doğanın “nimet”lerinden en üst seviyede yararlanacağını, bu doğrultuda refah ve mutluluk içerisinde yaşayacağını vaaz ediyordu. Aydınlanma felsefesinin bilimle kurduğu pozitivist ilişki ve ilerleme mantığı, kapitalist sistemin dizginsiz bir biçimde ilerlemesine, bunun yanı sıra arkasında devasa yıkıntılar bırakmasına sebep oldu. Geride bıraktığımız yirminci yüzyılda yaşanan dünya savaşları, atom bombasının kullanımı, nükleer felaketlerin yarattığı yıkıntı; Aydınlanma felsefesinin ideologlarını derin bir kuşku ve karamsarlığa itti. Kapitalist sistemde bilginin, bilimin ve teknolojinin; sınırsız kar güdüsünün durmaksızın ilerleme mantığının, güç ve iktidar ilişkisini yaratması kaçınılmazdı. Bilimin; kapitalist toplumda güce ve iktidara dönüştüğü, bu işleyiş mantığının değişmeksizin özgürleştirici olamayacağı besbellidir. Dinsel dünya görüşü ve semavi dinlerin bakış açısı da sınıflı toplumsal sistemlerin, insan merkezci bakış açısına paralellik gösterir. Tanrının bütün varlıkları “nimet” olarak insan için yarattığını, insanların varlıklar üzerinde diledikleri gibi tasarruf hakkına sahip olduklarını iddia ederek sömürü ve tahakküm ilişkilerini rasyonelleştirir. İnsanın doğadan kopması, hem hayvanlar hem de insanlar üzerinde psikolojik tahribatlar yarattı. İnsanlar; havaalanları ve hızlı tren ağları kurarak, şiddet uygulayarak, tüketerek, kafeslere koyarak hayvanların yaşam alanlarına girerler. Bu durum hayvanlarda, ciddi bir stres halinin yaşanmasına sebebiyet verir. Bir başka boyutuyla; insanların başka insanlar üzerinde sömürü ve tahakküm ilişkileri kurmaları, birbirlerine şiddet uygulamaları, hapishaneler oluşturarak kendilerini hapsetmeleri, şehir ve sanayi ile sosyal yaşamın dizayn ediliş biçimi, bilişim alanında yaşanan gelişmeler, iletişim/medya ve enformasyon ağlarında açığa çıkan sömürü ve tahakküm ilişkileri; faili ve mağdur olan insanın, bu trajik durumu kendi yaratımının karşısında nesneleşmesinin sonucudur.Bugün insanlar, tarımsal ve endüstriyel üretimle beslenme ihtiyacını, et tüketimine ihtiyaç duymaksızın gerçekleştirebilirler. Hal böyleyken et tüketim endüstrisinin ihtiyaçlarının karşılanması noktasında; hayvan yemi üretmek pahasına ormanların kesilmesi ve besi hayvancılığı için oluşturulan çiftliklerden yayılan sera gazının küresel ısınmaya yol açması, iklim krizinin en önemli faktörlerinden biridir. Keza yine hayvanlar üzerinde kurulan sömürü ve tahakküm ilişkisi kendisini hayatın her alanında gösterdi. Bunlar; spor (boğa güreşleri vb.), giyim (hayvan derisiyle üretilen kürk , deri vb.), kozmetik (hayvan yağları ve ürünleriyle yapılan ürünler), avcılık, sirk ve hayvanat bahçeleriydi. Bu örnekler bize şunu gösterir: Hayvanların çektikleri acılar, sermayenin sınırsız kar güdüsü uğruna gerçekleştirilir.


İnsanın doğası sabit ya da değişmez değildir. İnsanın doğası üzerine oluşturulan bu paradoksal bakış açısı, insan doğasının tarihsel olduğunu, toplumsal sistemlerde ve aşamalarda değiştiğini anlayamaz. İnsanın doğasını beslenme, barınma, üreme ilişkisine sabitleyen bu bakış açısı; rekabetin, hırsın, bencilliğin, sömürü ve tahakkümün insanın doğasına uygun olarak anlamlandırıp, sömürü ve tahakküm ilişkilerini meşrulaştırır. Kapitalist sahiplenme, Marx’ın ifadesiyle “sadece elinde bulundurma, mülk edinme anlamında doğrudan, tek yönlü bir doyum haline geldi.” Kapitalist sahiplenmenin bu niteliği, sahiplenmenin yaratıcı niteliğini yitirdiği ya da bunun bir yanılsama olduğu anlamına gelmez. Sahip olma arzusu bu yanıyla; insan doğasının değil, tarihsel olarak koşullanmış bir özelliğidir. Bireyin ilişki içerinde olduğu her şeye sahip olma arzusu, kapitalizme özgüdür.
İş bölümünün açığa çıkışı ve tarihsel süreçten bugüne sürekli gelişmesi, insanların şeyleri bütünsel olarak kavramasını güçleştirdi. Buna bağlı olarak tek yanlı bakış açısına hapsetti. Kapitalist sistemde bu sürecin daha fazla derinleştiğini hesaba katarsak, insanların kendileri dışındaki nesneleri sahiplenmelerinin, yani, kendilerine mal etmelerinin ne denli problemli olduğunu anlayabiliriz. İnsanın bir ağacı, balığı ya da maden cevherini algılaması, yönelimi ve sahiplenmesi acaba ne biçimde gerçekleşiyor? Eğer insan bir ağaca baktığında odun görüyor, bir balığa baktığında imgeleminde et olarak anlam buluyor, bir madene bakınca madendeki parasal değeri görüyor ise; bu algının, yönelimin ve sahiplenmenin kendine mal etme ya da mülk edinme istemiyle ilişkisinin göstergesidir. Bu sınıflı toplumların sahiplenme düzenidir.

İnsanın doğal güdüleri olduğunu, ancak aynı zamanda insanın tarihsel sürecin bir ürünü ve türsel bir varlık olarak doğasının sürekli bir oluş halinde bulunduğunu; bu bakış açısına sahip anlayışlar görmezden gelirler. İnsanın, doğasının toplumsal ilişkiler ve sistemler noktasında tarihsel olduğunu kavramak, komünal bir yaşamın ve başka bir var oluş biçiminin mümkün olduğu umudunun anahtarı gibidir. İnsanın yönelimi, algısı ve sahiplenme biçimi toplumsal koşullarla belirlenir. Yönelimimiz ve algımız, başka bir toplumsal varoluş ile sahiplenme biçimimizi farklılaştırabilir. İnsanın özel güçlerinin çok sayıda gerçekleşme olasılığı vardır. Bu güçlerin tarihsel aşama içerisinde alacakları potansiyel formlar bulunur. İnsanın özsel güçleri, yaşamda birbirleriyle bağlantılı oldukları için hep birlikte işlerler. İnsan ilişkilendiği varlıkların her birine çok sayıda bağ ile bağlıdır. Bireyin görme gücü ile ilişkilendirilen güneşin battığı, günbatımı anı; aynı zamanda bireye düşünme, hissetme ve sevgi güçleri olarak da bağlı olabilir. Günbatımı bu güçlerin hepsini etkileyebilir. Marx, “ beş duyunun biçimlenişi, başlangıçtan bugüne tüm dünya tarihinin işidir.” derken anlatmaya çalıştığı buydu. Bu da komünal toplumun sahiplenme düzenidir.
Marx, 1844 El Yazmaları’nda komünizmi şöyle tanımlar: ‘“…Komünizm; insanın kendisine yabancılaşması olarak özel mülkiyetin olumlu aşılması ve dolayısıyla insani özün insan tarafından ve insan için gerçekten sahiplenilmesidir.Komünizm, bu nedenle, insanın toplumsal (yani insani) bir varlık olarak kendisine eksiksiz geri dönüşüdür. (…) Bu komünizm, insan ile doğa, insan ile insan arasındaki çatışmanın sahici çözümüdür. Varlık ile öz, nesnelleşme ile kendi kendini gerçekleme, özgürlük ile zorunluluk, birey ile insan türü arasındaki çekişmenin gerçek çözümüdür. Komünizm, tarihin önümüze koyduğu problemin çözümüdür ve kendisinin bu çözüm olduğunu bilir.”

Kapitalist toplumdaki sahiplenmeyi bilimsel sosyalizmin bakış açısı noktasında; sahiplenmenin “düşük bir noktası” ise, komünal bir yaşamda “yüksek bir noktasıdır.” Komünal yaşam, insanın etkinlik gücünün gerçekleşmesi olarak, insan potansiyelinin devasa birikiminin açığa çıkarak yaşamda boşalması gibidir. İnsanın öznel duyarlılığının zenginliği, yani, insani doyum için yetkin duyular; yeni bir varoluşla baştan yaratılırlar. Bu anlamda komünal bir yaşam, kişisel sahiplenmenin yaşandığı zamandır. Kapitalist sistemin doğa ve varlıklar üzerinde kurmuş olduğu tahakküm ve sömürü ilişkisinin aşılması, ancak komünal bir yaşamla mümkün olabilir. Kapitalist sistemin artı-değer sömürüsü; patriyarkayla, hetroseksizmle, sömürgecilikle ve insan merkezcilikle iç içe geçerek cisimleşen sistemin aşılması, ancak bugünden sürdürülecek komünal bir yaşam mücadelesiyle olanaklı olabilir.

Başka bir yaşam ve varoluş mümkün!

Kapitalizme, patriyarkaya, heteroseksizme, sömürgeciliğe, canlıların ve doğanın tahakküm altına alınmasına BAŞKALDIR!

İnsan merkezciliğe BAŞKALDIR!