(Yazının Kürtçesi için tıklayınız.)
(Yazının İngilizcesi için tıklayınız.)

Kapitalist-emperyalist sistemin gelişim dinamiğinin önemli bir halkası olan faşizm, dünyada ve Türkiye-Kuzey Kürdistan’da yükselişini sürdürmektedir. Faşizm ve bu bağlamda tekçilik, Türk egemenlik sisteminin karakteristik kodlarından birisidir. Türk egemenlik sisteminin faşizmle ve tekçilikle kurduğu ilişki ve bu bağlamda geliştirilen politikalar, yaşamın her alanında kendisini üretir. Faşizm ve tekçilik bu yanıyla kurumsallaşmıştır. Belediyelere, üniversitelere ve çeşitli kurumlara atanan kayyumlar, Türk egemen sınıflarının dünden bugüne uyguladığı faşist ve tekçi politikanın bir tezahürüdür.

Faşizm dünyada yeniden yükselişe geçmiştir. Tarihsel faşizm dün Hitler, Mussolini, Franco ve Kemallerin liderlik kültü üzerinden yükselirken bugün Erdoğan, Salvini, Bolsonaro ve Orbanların liderliği üzerine bina edilir. Eski ile yeninin birleşmesinde kitlelerin kendi iradelerini liderlere devretmeleri en temel noktadır. Faşizmin kapitalist sistemle ilişkisini göz ardı eden bakış açsında faşist liderler, bir bakıma sisteme aykırı biçimde açığa çıkmış “deliller” olarak anlamlandırılır. Seçimlerle işbaşına gelmenin ve parlamentonun varlığı, faşizmin olmadığının kanıtları olarak gösterilerek aslında toplumun kaderci davranması istenir. Milliyetçi ve dini söylemlerle, siyasal ve kültürel düzlemde, kitlelerin ekonomik kaygısına seslenilir. Böylece “tekçilik” akılsallaştırılır. Egemen sınıfların dillerine pelesenk ettikleri “millet iradesi”, kendi meşruluklarını sağlama noktasında işlev görüyor. Bunun dışında egemenler için bir anlamı bulunmuyor.

Faşizm ihtiyaç duyduğu kitle temelini, önemli ölçüde kitle iletişim ağları üzerinden sağlar. Faşizmin propaganda dilinin radyo, sinema, TV ve günümüzde özellikle internet ve sosyal medya ağları üzerinden kitleye empoze edilmesi kolaylaşmıştır. Medya ve enformasyon sistemlerinin devasa iletişim ağları haline geldiği 21. yüzyılda kitlenin alıklaştırılmasında önemli bir role sahiptir. AKP, MHP, Vatan Partisi gibi faşist partilerin oluşturduğu “Cumhur İttifakı”, medya ve enformasyon ağlarını etkin biçimde kullanarak kitlelerin bilinçlerini alıklaştırıyorlar. Faşist ve tekçi siyaset, “vatan, millet, Sakarya” düşüncesiyle kitleleri güderek mobilize ediyor. Milliyetçi ve dini ideolojiyi olabildiğince kullanan Türk egemenleri, yeni gerçekliğe uygun olarak kültürel fenomenleri de devreye kararak faşist ve tekçi siyaseti yaşamın her alanına yedirmeye çalışıyorlar.

Toplumsal tek tipleşmeyi esas alan egemen sınıflar, milliyetçi söylemleri dillerine pelesenk ediyorlar. Türk egemen sınıfları ve özelde “Cumhur İttifakı”; belediyelere, üniversitelere ve çeşitli kamu kuruluşlarına kayyum atayarak halkın iradesi gasp ediyor. Kuzey Kürdistan’daki belediyeler başta olmak üzere, birçok belediyeye atanan kayyumlar, Kürt Ulusunun meşru iradesinin Türk egemenlik sistemi tarafından yok sayılmasıdır. Kürdistan Belediyelerine atanan kayyumlar sömürge valisi gibi hareket ediyorlar. Üniversite bileşenlerinin iradeleriyle seçilen rektörlerin demokratik iradeleri yok sayılarak Erdoğan’ın atadığı kayyum rektörler eliyle üniversiteler; faşizmin ve tekçiliğin kurumsallaştığı mekanlara dönüştürülmek isteniyor.

Son süreçte Boğaziçi Üniversitesi’ne atanan kayyum rektör Melih Bulu ve geçmişte İstanbul Üniversitesi’ne atanan kayyum rektör Mahmut Ak, Türkiye’deki siyasal sistemin faşist, irade tanımaz ve tekçi siyasetinin yansımalarıdır. Meseleye daha geniş bir bakış açısıyla yaklaştığımızda, kayyumların ve kayyum rektörlerin işbaşına getirilmesinin Türkiye’deki siyasal sistemin faşist ve tekçi yapısının tezahürü olduğu anlaşılmaktadır. Sorun, en genel anlamda, Türkiye’deki siyasal sistemin faşist ve tekçi yapılanmasıdır. Boğaziçi Üniversitesi’nin meşru iradesine yapılan bu saldırılara karşı çıkmak, en genel anlamda, siyasal sistemin kurumsallaşmış yapısına karşı mücadele anlamına gelir.

Boğaziçi Üniversitesi’ne atanan kayyum rektör Melih Bulu’ya karşı başta Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri olmak üzere, bütün öğrenciler ve toplumun önemli bir kesimi karşı çıkmaktadır. Öğrencilerin meşru direniş eylemleri, egemen sınıfları ve iktidarı tedirgin etmektedir. Erdoğan, iktidar partisinin temsilcileri ve “Cumhur İttifakı”nın ortakları, bu meşru direnişi hedef göstermektedir. “Gezi/Haziran İsyanı”nın bu kesimlerde yaratmış olduğu korku ve tedirginliğin ne kadar canlı olduğu bilinir. Boğaziçi direnişi bu kesimlerin uykularını kaçırmakta ve Gezi/Haziran İsyanı günlerini anımsatmaktadır. Muhalefetteki burjuva-faşist partiler ise öğrencilerin meşru eylemlerini kendilerine payanda ederek gelecek seçimlerde iktidarı alma ya da ortak olma anlayışıyla destekliyorlar. Eylemlerin büyümesi ve en genel anlamda Türkiye’deki siyasal sisteme yönelmesi durumunda, muhalefetteki burjuva-faşist partilerin paniğe kapılması ve iktidarla ortaklaşması kaçınılmaz bir durum olarak görünüyor. Meşru eylemleri ve isyanı “terörizm” olarak anlamlandıran Türk egemen sınıflarının, tarihsel olarak kullana geldikleri “iç ve dış mihraklar” argümanın devreye sokulması ve “devletin bekası”nın gündeme getirilmesi, kitleyi meşru isyan hareketlerine karşı seferber etmek amacıyla sürekli dillendiriliyor. Boğaziçi direnişini kırmak için öğrencileri sindirme operasyonlarını polis eliyle gerçekleştiren siyasal iktidar, onlarca öğrenciye ev hapsi cezası vererek direnişi sönümlendirmeyi hedefliyor. Ev hapsinin, insanların tutuklanarak hapishanelere gönderilmesinden pek bir farkı yoktur. Siyasal iktidar bu politikayla, bir yandan öğrencilere ev hapsi cezası vererek direniş eylemlerine katılmalarını engellemekte bir yandan da bu meşru eylemlere karşı uyguladıkları faşist politikaları gizliyor. Avrupa Birliği’nin “demokrasi” söylemleri çok kültürcülük anlayışı hem dünyada hem de Türkiye-Kuzey Kürdistan’da egemen sınıfların uyguladıkları faşist ve tekçi siyaset nedeniyle, eleştirilerin odak noktası haline geliyor. Faşizmin kapitalist sistemle ilişkisini tahrif eden bu anlayışa göre; açığa çıkan bu durumların burjuva-demokrasisi ile bir ilgisi yoktur. Bu bağlamda faşist liderler sisteme içkin değil, aşkın olan “deliler” olarak gösterilirler. Kapitalist emperyalist sisteme içkin olan faşizme karşı mücadele, ancak antikapitalist bir mücadele anlayışıyla anlamlı olabilir. Faşizme karşı mücadeleyi, antikapitalist içeriğinden kopararak meseleyi sadece faşizme karşı mücadeleye indirgeme anlayışının doğru olmadığını düşünüyoruz. Sisteme ve tezahürlerine karşı mücadelenin sadece siyasal iktidara indirgenmesi anlayışını da aynı biçimde doğru bulmuyoruz. Sisteme ve çeşitli tezahürlerine karşı bütüncül bir mücadele anlayışına uygun olarak geliştirilecek bir siyasal yaklaşım, sistemin aşıldığı komünal bir yaşam mücadelesinin anahtardır. Kürdistan’da Kürt ulusunun meşru iradesini ortadan kaldırarak halkın iradesiyle seçilen belediyelere kayyum atayarak ele geçirmeye çalışan anlayış ile üniversitelerin demokratik iradesine el koyarak kayyum rektörler atayan anlayış aynı siyasal sistemin yansımasıdır. Faşizmin son yıllarda olabildiğince yükseldiği, milliyetçiliğin ve tekçiliğin toplumun sosyolojisine sirayet ettiği böylesi zamanlarda komünal dayanışma, farkındalık ve isyan kültürünün sistemin yaşamda ürettiği bütün tekçi anlayışlara karşı önemli olduğu bilinciyle mücadele ediyoruz. Türkiye ve Kuzey-Kürdistan’daki öğrencilerin faşizme, tekçiliğe ve kayyumlara karşı mücadelesini ezilen toplumsal kategorilerin mücadelesiyle birleştirme noktasında komünist öğrenciler olarak misyonumuzun bilincinde olarak mücadelemizi sürdürmekte, faşizme ve tekçiliğe karşı aşağı bakmadan başkaldırmaktayız!

Kapitalizme, faşizme ve tekçiliğe BAŞKALDIR!

Kayyumlara ve kayyum rektörlere BAŞKALDIR!

Akademik-özerk ve demokratik bir Üniversite için BAŞKALDIR!

Komünal bir yaşam için BAŞKALDIR!

Sosyalist Öğrenci Hareketi

Tüm öğrencileri Sosyalist Öğrenci Hareketi’ne katılmaya ve BAŞKALDIRMAYA çağırıyoruz!
(İletişim formu için tıklayınız.)

(Yazının Kürtçesi için tıklayınız.)
(Yazının İngilizcesi için tıklayınız.)