Fransız İhtilali’nin kapitalizmle bağlantılı etkileri -başta ulusçuluk noktasındaki- birçok akademisyen tarafından oldukça değerli görülür. Hatta bir yönüyle 1789 bir milat olarak adlandırılır. En çokta 1789’un politik etkileri göz önünde tutulur. Politik yönüyle, ilk önce Avrupa olmak üzere ulusçuluk-milliyetçilik akımları hortlamış, kapitalizm öncesi ekonomik-sosyal ilişkilerin en büyük siyasal aktörü olan çok uluslu imparatorlukların büyük bölümü çökmüş ve kapitalizme özgü bir ulus-devlet gerçekliği açığa çıkmıştır. Bunun çok büyük çapta etkisini gösteren sosyal ve kültürel tesirleri Avrupa’dan sonra bütün dünyayı önemli ölçüde etkilemiştir. Öyle ki, Türkiye coğrafyası da 1789’un etkileriyle sarsılmıştır. Türkiye ve Osmanlı tarihi açısından bakıldığında onun etkileri politik noktada “cihan imparatorluğu olan” Osmanlının ölüm çanlarının daha bir duyulur olmasını sağlamıştır.

İhtilalin, sosyal ve kültürel bağlamdaki etkilerine baktığımızda -politik etkilerinin sonucunda- büyük bir altüst ediş yarattığı hâlâ daha aşikârdır.  Ancak, başta Türkiye coğrafyası olmak üzere ülkelerin İhtilalin ilerici çeşitli siyasal getirilerinden çok onun tutucu sonuçlarına sarılması açığa çıkmıştır. Burada kilit bir durum söz konusudur. Bu yönüyle esasında Türkiye gibi ülkelerdeki sonuçları başta olmak üzere İhtilalin etkileri doğallığında gerici bir tonla insanların karşısına dikilmiştir. Esas olarak bu normaldir; çünkü iktidar aygıtı sürekli olarak her şeyi ilk çıkış amaçlarından bağımsız ele alarak onu kendisinin hizmetine sokar. Bu iktidarın tarihsel bir gerçekliğidir.

Lakin iş, 1789’u konuşma merhalesinden gittiğinden onun çıkış merkezine olan etkisini temel alırsak, Türkiye gerçekliğini daha iyi anlamış olmakla birlikte, sosyal ve kültürel sonuçlarının nereden başladığını kafalarda oturtmuş oluruz. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, Ortaçağ Avrupası feodal dönem gerçekliğini baz alırsak günümüz Avrupası’ndan çok daha çok kültürlüydü. Bu çokkültürlülük serfliğe rağmen oldukça yaygındı; çünkü kapitalizmin merkezi devlet anlayışının gelişmediği ortamda farklılıklar kendi yaşam alanlarında kendi kimliklerini daha özgür ifade ediyorlardı.

Ne var ki, kapitalizmin merkezileşen üniter yapısı, Ortaçağdaki bu çokkültürlülüğü ve kimlikliği yok etmeye başlamış ve merkezin dayattığı kimliğin başat olmasını sağlamıştır. 1789’un kapitalizmle bağlantılı faktörleri esasta burada açığa çıkıyor. Kapitalist üretim biçimlerinin etkisiyle, Fransa İhtilalden sonra çok kimlikli yapısından hızla uzaklaşmış ve tek kimlikliğe geçişi benimsemiştir. Örneğin, 1789 yılında Fransa’da yaşayan insanların yalnızca yaklaşık %13’lük bölümü Fransızcayı akıcı bir tarzda olmasa da konuşabiliyordu. Akıcı Fransızca konuşabilenlerin sayısı çok düşük seviyedeydi. Fransızca konuşan %13’lük kısmın büyük bir bölümü esas olarak farklı bir dili konuşabilme beceresine sahipti ve bunların büyük bir bölümü kullandıkları diğer dilleri akıcı biçimde konuşmaktaydı. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, yine nüfusun bir bölümü Fransızcayı anlayabilmekteydi. Genel olarak rakamlar Fransa’da bu biçimdeyken, nüfusun %13 kısmının ve bundan fazlasının Fransızcayla haşır neşirliği İhtilalden önceki son yüzyıllık döneme dayanmaktaydı. Bu yine Fransa topraklarındaki kapitalizmin gelişmişlik durumuyla alakalıydı.

1789’un ardından Napoleon’un imparatorluğu diriltme umutları ve kapitalist saldırganlıkla Fransa sonraki yıllarda hızla pazarları zapt etmek için dünyanın birçok yerine işgal saldırıları düzenlerken, işgal ettiği bölgelerdeki Fransızca etkisi oldukça fazla olmuştur. Sonuçta bugün 29 ülke dünyada Fransızcayı “anadil” olarak resmi biçimde kullanma durumuna gelmiştir. Böylelikle, bu ülkeler başta olmak üzere kapitalizme koşut, İhtilalin sonuçları bütün dünyada yüzlerce anadilin ölümüne sebebiyet vermiştir. Öyle ki, bugün bu ülkelerde her yıl birçok dil sadece bu kapitalist saldırganlıkla eşgüdümlü olarak yok olmaya devam etmektedir.

Başka bir örnek vermek gerekirse, kapitalizmin başlamasının ana nedenlerinden birisi olan coğrafi keşiflerle “yeni kıta” Amerika’ya giden İspanyollar büyük katliamlara imza atarken, birçok kültürün ve dilin yok olmasına sebebiyet vermişlerdir. Ancak bu hız 1789 sonrası doruğa ulaşmış ve İspanyolcanın merkezileşme etkisiyle çok daha fazla anadil yok olmuştur. Bugün Latin Amerika’da birçok anadil hızlı bir biçimde ölmeye devam ediyor.

Genel bir tablo çizmek açısından bakıldığında 1950 ile 2010 arasında yaklaşık 230 anadilin yok olduğunun tespiti yapılmıştır ve dünyada hâlâ aktif olarak konuşulan dil sayısının 7000 civarı olduğu tespit edilirken, bu dillerden üçte birini konuşan sayısı 1000 kişiden azdır.  Daha çarpıcı bir örnekle, her iki haftada bir dil ölürken, bu yüzyılın sonunda bu dillerin %50 ila %90’ının öleceği öngörülüyor.

Türkiye açısından bakıldığında, Osmanlı’nın hızla toprak kaybettiği süreç İhtilal sonrası hızlanmıştır. Bunda ulusçuluk-milliyetçilik akımlarının etkisi olmuş, İmparatorluk içerisinde yaşayan farklı kimlikler Türkiye anakarasına sıkıştıkça, Osmanlının kendini kurtarma planları noktasında canhıraş saldırılarına maruz kalmışlardır. Devamında Türkiye Cumhuriyeti’nin atalarından devralmış olduğu yok etme politikasıyla, üniter devlet yapısının hızla dikte edici pratikleri -İttihat ve Terakki’nin devamcısı yeni Cumhuriyet hükümetinin- farklı kimlikler açısından bir zulme dönüşmüş ve bu kimliklere zorla kendi dillerinin konuşulmaması dayatılmıştır. Bugün için bakıldığında birçok anadilin Türkiye’de yok olduğu belgeliyken, yaklaşık bilinenlerden 15’inin yakın gelecekte yok olacağının tahmini yapılıyor. Kapitalist üretim biçiminin ulus devlet gerçekliğiyle bütünleşmesi farklı kimlikler için bir drama dönüşmüştür ve bu dram böyle devam ederse yüz yılın sonunda başta Türkiye ve Kürdistan olmak üzere bütün dünyada çok kültürlülükten bahsedemeyeceğiz. İnsanlık olarak yalnızca hem kapitalizmle bağlantılı ayakta kalmış diller hem de İhtilalin sonuçları noktasında daha fazla üniterleşme ideolojisiyle saldırganlaşmış dillerden bahsediyor olacağız. Açıkça görülüyor ki, dünyamızı hem doğal ve sosyal hem de farklılıkların bir arada yaşaması noktasında yok olmaya yaklaştıran mevcut kapitalist üretim ilişkilerinin yok edilmesi elzemdir, onun bizi yok etmesinden önce.

Tufan Bozkurt