Tüm dünyada feminist özgürlük savaşçıları, cinsiyetçiliğe, toplumsal cinsiyet rollerine, ikili cinsiyet sistemine, patriyarkaya, toplumsal sistemin çoklu sömürü ve tahakküm ilişkisine karşı başkaldırı ruhuyla mücadele ettiler. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü, erkek egemenliğine, eril tahakküme, sömürü ve tahakküm ilişkilerinin bütününe yönelen feminist isyan günüdür.

Cinsiyet, toplumsal ve kültürel bir inşadır. Eril ve dişi ikililiğiyle kurgulanan bu süreç bireyin ikili cinsiyet sistemi içerisinde sıkışmasını açığa çıkardı. Toplumsal cinsiyet rollerinin kültürel ve toplumsal inşası ikili cinsiyet sistemin doğallaşmasına sebebiyet verdi. Toplumsal sistemlerin çoklu sömürü ve tahakküm ilişkilerine dayalı işleyişi ve cinsiyetçilik iç içe geçerek kurumsallaştı. Toplumsal sistemin sınıf ayrımcılığına, ırkçılığa, ikili cinsiyet sistemine, insan merkezciliğe dayalı yapısı sömürü ve tahakküm ilişkilerini katmerleştirdi.

Tarihsel süreç içerisinde bizleri tanımlayan birden çok kimlikle var oluyoruz. Sınıfımız, mesleğimiz, unvanımız, etnisitemiz, cinsel yönelimimiz ve cinsiyet kimliğimiz çeşitli alanlarda var olabilme imkanını sağladığı gibi kimi zaman da dışlanmamızın ve şiddete maruz bırakılmamızın sebebi gösterildi. Yaşamın bu biçimde örülmesi; ikiliğin dışında kalan varoluşları ve akışkanlığı görünmez hale getirir. Bu yanıyla tanımlanamayan var oluşlar ve durumlar tedirgin eder, rahatsızlık verir ve dışlanır. Kriminalize edilen kimliklere karşı duyulan ön yargılar bitmek bilmeyen kriminal alanlar doğurur ve bizleri o alanların içine hapseder. Sınırlar o kadar belirgindir ki bu kimliklere dayatılan sınırların dışına çıkamazlar bireyler kendi bedenleri içerisine hapsedilir. Bu anlayışa uygun olarak örülen bir yaşamda kriminalize edilen kimlikler dışarı adım attıkları an potansiyel birer suçluya dönüştürülürler.

Toplumda kendi erkeklik ayrıcalığını yaşayan her insan patriyarkanın üretilmesine ve sürdürülmesine katkı sunar. Erkek şiddeti, kadın cinayetleri ve cinsiyetçilikle örülü bütün eşitsizlikler kurumsallaşmış cinsiyetçi sistem içerinde “olağanlaşmış, normalleşmiştir.” Ayrıcalıklı sayılan konumlarda ve kimliklerde olan bireyler konfor alanlarını terk etmemek için bir savaşım haline girerler. Bu sırada bireylerin veya grupların bu çatışmada belirleyici olmayan kimlikleri ve var oluşları silikleşir. Yani ya öyle ya da böyle olmaya zorlandığımız ikili sisteme hapsedilir.

Erkek egemen sistem; ev içinde, ekonomide, eğitimde, siyasette ve yaşamın her alanda kendini üretir. Erkek devlet, eril tahakkümü sistematikleştirir ve doğallaştırır. Kadınların ücretli emek gücüne katılımının sınırlandırılması, sermaye yasaları, doğum kontrol yöntemlerinin yasadışı hale getirilmesi, kürtajın yasaklanması, evlilik kurumunun öne çıkarılması, erkek şiddetine meşrulaştırılması cinsiyetçiliğin toplumsal yaşama ne denli sirayet ettiğini gösteriyor. Kadınlar olarak emek sürecinde fazlaca mobbing, mansplaining ve çeşit çeşit tacizi her an enselerimizde hissederek çalışmaya mahkum ediliriz. Aynı durum, seks işçiliği gibi zaten bıçak sırtında çalışma koşulları dayatılan mesleklerde çok daha fazla görünür bir hal alır.

Patriyarkanın devamlılığı için, cinsiyetçi eğitim, okul öncesi eğitim kurumlarından üniversiteye kadar kesintisiz sürdürülür. Eğitim sürecinde kurumsallaşsan cinsiyetçilik, üniversitede mesleki tercih yapma sürecinde de devam eder. Cinsiyetçilik eğitim süreçlerinin bütününe içerilmiştir. Ders müfredatları ve materyaller cinsiyetçi anlayışa uygun düzenlenir. Eğitim kurumlarındaki cinsiyetçilik, toplumsal sistemin ve erkek devlet aklının dışavurumudur.

Patriyarkanın ve erkek devletin, akademi üzerindeki bir başka yansıması ise son dönemlerde ortaya atılan kadın üniversiteleridir. Erkek devlet, cinsiyetçiliğe dayalı birey ve toplum inşasını kadın üniversiteleri üzerinden gerçekleştirmeye çalışıyor. Türkiye’de, erkek devletin ve siyasal iktidarın cinsiyetçi anlayışla geliştirmeye çalıştığı bu politikalar aynı zamanda geleneksel Türk aile yapısını koruma ve devletin bekasını sağlama anlayışına uygun olarak düzenleniyor.

Sömürgeciler, işgal ettikleri yerlerde sadece ilhaklarla yetinmezler. Sömürgecilik ve cinsiyetçilik, iç içe geçmiş bir olgudur. Sömürgeci güç, işgal ettiği ülkede sömürgeci siyasete uygun olarak, milli kimliğe saldırıları çoğu zaman kadınlar üzerinden gerçekleştirir. Sömürgeciliğin istila ve fethetme mantığı, cinsiyetçi anlayışta kadının bedenini ve ruhunu istila etme biçiminde gerçekleşiyor.

Göçmen kadınlar sınırsız bir şovenizmin yanında her türlü cinsel taciz ve şiddete maruz bırakılır.

İkili cinsiyet sistemi ve açığa çıkan nefret ve ötekileştirme siyaseti homofobi, bifobi, afobi ve transfobinin toplumsal yaşamın her alanında tezahürüne sebebiyet veriyor. Trans dışlayıcılık bu bağlamda ötekileştirme siyasetinin en görünür yanını oluşturuyor. Özcü bir belirlenimle trans kadınları dışlayan akademik akıl ve bu bağlamda trans dışlayıcı radikal feminizm (TERF), trans kadınların maruz bırakıldıkları nefret cinayetleri ve cinsel şiddeti görünmez kılıyor.

Toplumsal sistemin cinsiyetçi kurgulanışı ve toplumsal formasyonların özgül karakterleriyle iç içe geçme hâli, kurumsallaşmış cinsiyetçiliğe karşı mücadelenin kesişimsel bir mücadele hattıyla olanaklı olabileceğini gösteriyor. Patriyarkaya, cinsiyetçiliğe, ikili cinsiyet sistemine karşı cinsiyet kimliğimizi, cinsel yönelimimizi ve var oluşumuzu kesişimsel feminist politikayla eyliyoruz. Feminist mücadeleyi, isyan ve başkaldırı ruhuyla yaşamın her alanında örüyoruz. Sınıfsız, sınırsız ve cinsiyetsiz bir yaşam ve var oluş bilinciyle bütün kadınları 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde bizlerle birlikte isyana ve başkaldırıya çağırıyoruz.

Yaşasın 8 Mart Dünya Kadınlar Günü!
Patriyarkaya, erkek devlete, cinsiyetçiliğe ve ikili cinsiyet sistemine BAŞKALDIR!
Transfobiye BAŞKALDIR!
Sınıfsal, cinsel ve ulusal ayrımcılığa BAŞKALDIR!
Sınıfsız, sınırsız ve komünal bir yaşam için BAŞKALDIR!

Sosyalist Öğrenci Hareketi